a_thousand_times_goodnight_sineptik

A Thousand Times Good Night (2013)

İki çocuk sahibi ve ideal bir evliliği olan Rebecca, üçüncü dünya ülkelerinde meydana gelen çatışma ve savaş görüntülerini dünya gündemine taşımaya çalışan bir fotoğrafçıdır. Gel gelelim Rebecca’nın yapmış olduğu meslek evindeki iki kızı ve eşini tedirgin etmektedir. Kısa sürede bir seçim yapmak zorunda olduğunu fark eder. Mesleğini mi, yoksa ailesini mi seçecektir?

Bu filmi seyretmedimBu filmi seyrettim

IMDB 

1,000 Times Good Night (2013)
1,000 Times Good Night poster Rating: 7.3/10 (1,280 votes)
Director: Erik Poppe
Writer: Erik Poppe, Harald Rosenløw-Eeg, Kirsten Sheridan (additional material by)
Stars: Nikolaj Coster-Waldau, Juliette Binoche, Maria Doyle Kennedy, Lauryn Canny
Runtime: 117 min
Rated: N/A
Genre: Drama
Released: 24 Oct 2014
Plot: Rebecca is one of the world's top war photographers. She must weather a major emotional storm when her husband refuses to put up with her dangerous life any longer. He and their young ...

Hedef Kitle

Etiketler

Aile, savaş, suikast, fotoğrafçılık, Afrika, bomba, İrlanda, Kenya, Afganistan

Detay

  • Film, bir fotoğrafçının yaşamını yansıttığı için dolgun bir görselliğe sahip.
  • Yapmak istediğimiz seçimler ve yapmak zorunda olduğumuz seçimler arasındaki gelgitlere aşinaysanız, rahat empati kurabileceğiniz bir hikayenin içerisinde bulabilirsiniz kendinizi.
  • Başrollerdeki Juliette Binoche ve Nikolaj Coster-Waldau ikilisinin uyumlu performansı gözden kaçmamakta.
  • Ortadoğu sorununu ele alan filmleri seviyorsanız, izlemekten keyif almanız muhtemel.
  • Filmde, günümüzün gündeminin ve basın özgürlüğünün global sorunlardan birisi olduğuna küçük göndermeler mevcut.
  • Hikayenin kadın karaktere ait olması ise değerlendirmeyi farklı bir bakış açısından görmemizi sağlıyor.

Fragman

Burası filmle ilgili akla takılan “ya neden neden” diyip kafayı yiyebilmeye kadar götürecek sorulara adanmıştır.Filmi seyretmeyenlerin okuması bir faciaya yol açabilir.
Filmin açılış sahnesinde uzun kirpikli bir kadın gözü görüyoruz. Bu bize hikayede yapacağımız gözlemi bir kadın gözünden değerlendireceğimiz ipucunu sunmakta. Sonrasında ise çarşaflı ve maksimum örtünmüş kadınlar, mezar amaçlı kazınmış bir çukurun içerisinde kefensiz, kıyafetleri ile yatan kadının etrafında dua okuduklarını izliyoruz. En azından benim kulağıma işitilen dua ‘Fatiha’ suresi. Yani genellikle ölüler ya da ölülerin ruhuna okunacak olan dua. Akılların karıştığı nokta ise, çukurun içerisindeki kadının dua bitimi hareketlenip, çevresindekilerin yardımı ile mezardan çıkartılması. Bizim kadın karakterimiz Rebecca ise, bütün bu olanları elindeki fotoğraf makinesi ile görselleştirmekte ve bütün bu süreci soğukkanlılıkla gerçekleştirmekte. Bütün manzara anlamsız gelirken, sahne devamında önceden dualar okunan kadının canlı bir bomba olduğunu görüyoruz, Rebecca bu canlı bombanın fotoğrafını çekerken. Hazırlıklar yapılıyor ve Rebecca ile canlı bombanın da içerisinde bulunduğu araç, planlanan yere gidiyor. Arabadan ayrılan Rebecca, etrafına baktığında çevrede bir çok küçük çocuğun olduğunu fark ediyor ve içgüdüsel olarak bağırarak onların bulundukları yerden ayrılmasını istiyor. Bu tepkisi sadece kargaşaya neden oluyor ve canlı bomba kendisini patlatıyor.

Rebecca, gözünü açtığında Dubai’deki bir hastanede, eşini başucunda buluyor. Kısa sürede anlıyoruz ki, kendisinin bulunduğu durum, eşi tarafından pek de onaylanan bir şey değil. Burada babamız Marcus’u inceleme fırsatı yakalıyoruz. Marcus, ailede annenin dışarıda olduğu zamanlarda hem çocuklarına en iyi şekilde bakmaya çalışmış, hem de evin tek ebeveyn pozisyonunda oldukça yıpranmış bir profilde kendisini bize tanıtıyor. Yapmış olduğu isyanlardan birisinde eve Rebecca’nın ölmüş olduğu haberinin geldiğini ve ailenin bir süre bu düşünceye alışmaya çalıştığını fark ediyoruz.

Marcus ise bu durumdan sıkılmış, sürekli eşini ve çocuklarının annesi olan Rebecca’yı her an kaybedebileceği düşüncesi ile oldukça yorulduğunu gözlemliyoruz. Sadece Marcus da değil, büyük kızı Steph’in de Rebecca’ya oldukça mesafeli davranması ve her geçen günde kendisine duvarlar ördüğünü hissettirmesi Rebecca’yı bir seçimin eşiğine getirir. Mesleği ya da ailesi. Bu noktada Rebecca, ailesinin dağılmak üzere olduğunu fark eder ve mesleğini bırakma kararı alır. Bu kararını aldıktan sonra eve kargo ile gelen valizi ve fotoğraf makinesi çantasını gördüğünde ise ilk sınavını verir. Eski bir alkoliğin, içki gördüğünde verdiği savaş ile, Rebecca’nın tutkulu bir şekilde, gerçeği ya da dünyanın görünmeyen yüzünü yansıtmayı amaçladığı mesleğinin araçlarını gördüğündeki tereddütü arasında bir fark yoktur. Bu davranışından, işinin onun için bir bağımlılık olduğunu ve ne kadar vazgeçilmez olduğunu anlarız. Bu noktada eski editöründen bir haber gelir ve en son çekmiş olduğu canlı bomba fotoğraflarını yayınlamayacaklarını, fotoğrafları yayınlama sonucunda bunun yanlı ve teşvik edici izlenim oluşturacağını düşündüklerini açıklar. Editörünün bu açıklaması, Rebecca’nın kararı üzerine tuz biber olur ve basın özgürlüğü sorununun dünyanın her yerinde olduğu bir kez daha gözümüze sokulur.

Filmin başka bir yerinde ise Rebecca ve kızı Steph, Afrika’daki olaylar ve kızının Afrika projesi üzerine konuştuklarında, Afrika’da olan korkunç olayları fotoğrafladığı ve yayın için gönderdiği gün Paris Hilton’un magazinsel haberinin daha çok gündem taşıdığını söyler. Filmin bu noktasında, Rebecca, ailesini ve eşini ihmal eden bencil bir fotoğrafçı olarak bize yansıtılsa da, neden bu kadar tutkulu ve mesleğinde inatçı olduğuna dair soru işaretlerini gidermeye başlıyoruz. Bir kadın önce insan mıdır yoksa anne midir? Hangi görevi öncelikli gelir? Normal şartlar altında, ailesi olan bir kadın, aynı zamanda kendisi dışındaki bütün sesleri dünya gündemine taşımasıyla önceliği bu mu olmalıdır? Yoksa ailesinin kendisi hakkında endişelenmesi, kendisiyle birlikte başkalarından da sorumlu olması mı önceliklidir?

Bütün kararlar verilmişken, Rebecca’ya gelen bir Kenya seyahati, kızının da Afrika projesi içerisinde olması sebebiyle seyahate katılmak istemesi Marcus’u cesaretlendirir ve güvenlik garantisi olduğu için, anne kızın iyi vakit geçirebileceği düşüncesi ile onları bu yolculuğa cesaretlendirir. Her şey son noktaya kadar yolunda gitse de, Rebecca ile Steph’in fotoğraf çektikleri sırada kampın silahlı adamlar tarafından basılması büyük paniğe neden olur. Baş editörleri gitmeleri gerektiğinin altını çizse de Rebecca orada anne olduğunu unutur, Stephe’i götürmesini fakat kendisinin kalacağını söyler. Steph ise, korkudan attığı çığlıklar içerisinde annesini orada bırakır. Rebecca olayları görüntüledikten sonra Steph’in yanına gider ama Steph’in çocukluğu o gün orada bitmiştir. Steph, bu olayın aralarında kalmasını istese de gözünden kaçan bir şey vardır. Olaylar sırasında kayıtta olan fotoğraf makinesi. Marcus, fotoğraf makinesi ile çekilen videoya şans eseri şahit olur ve videonun içerisinde Steph’in korkunç çığlıklarını duyar. Bunca zamandır kızlarını korkmaktan korumaya çalışan bir baba, kendi elleri ile kızını annesi ile Kenya’ya göndererek korkunun merkezine atmıştır. Marcus’u yaralayan kısım ise, bunu kızının annesinin yapmasıdır. Bunca zaman içerisinde bulundukları şartlarda eşine destek olmaya çalışan Marcus, anlayışının son noktasına gelmiş, eşini fotoğraf makinesi ve kabanı ile evden dışarı atarak “Bunlar ölüm kokuyor.”der.

Rebecca ne kadar hatalıdır? Marcus ne kadar haklıdır? Rebecca, Marcus ile evlendiğinde o anki bulunduğu kişiden farklı bir mesleğe ya da karaktere sahip değildir lakin zamanla kendi sorumluluklarımızın artması ve başka canların da bizden sorumlu olması kendi yaptığımız ya da yapmak istediğimiz kararlı etkiler. Bu noktada Marcus haklıdır. Bir diğer yandan baktığımızda, her şeyden önce insan olmaktan sorumlu olduğumuzu gözlemlediğimizde duyulmayan seslerin ya da gösterilmeyen görüntülerin birileri tarafından insanlara ulaştırılması, seslerinin duyurulması gerekmekte. Herkes sadece kendi hayatının sorumluluğunu aldığında geriye kimler kalacak peki?

Filmin son sahnesine baktığımızda ise Rebecca yine Kabul şehrindedir, başka bir canlı bombanın görüntülerini çekmek üzere aynı yere gider fakat bu sefer canlı bomba olarak kullanılacak kişi bir çocuktur. O noktada herhangi bir fotoğraf çekemediğini, sadece yere yığıldığını görürüz. Rebecca, bir anne olmasaydı belki o fotoğrafları çekmeye devam edebilirdi fakat yaşadıklarımız ve bize katılan içgüdüler, doğal duygularımız mesleklerimizi yapmamıza bir yere kadar izin verebiliyor. Hiçbir zaman sadece kendimizden sorumlu olmadığımızı, zamanla oluşan köklerimizin de yaptığımız seçimlerden bizi sorumlu kıldığını anlatıyor. Hikayemizdeki karakter bir erkek olsaydı çok farklı sonuçlar görebilirdik. Belki de Marcus’un bir deniz biyoloğu olması,mesleki açıdan canlıların oluşumu ya da evrim süreci ile ilgilenmesi, Rebecca’nın ise tam tersi bir olguyla, hayatların bitmesi ve bu bitiş sürecini gözlemleyip dünyaya duyurması dengeliyor bu filmi.

Nitekim güzel bir film, belki gününüzü çok neşelendirmeyecek ama en azından bir pencere açacak.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*