Polisiye

cemile_birzamanlaranadoluda_sineptik

Bir Zamanlar Anadolu’da (2011)

Anadolu’da erkek egemen ( ataerkil değil ) dünyaların karanlığı üzerinden başlayan bir yolculuk. Her yer siyah, yer yer ay ışığı ve araç farları ile küçük aydınlanmalar ama hep aynı sirkülasyon, aynı kısır döngü, aynı dayanılmaz sarkaç .. Ta ki..

Kış Uykusu ayrı tutulduğunda şu ana kadar yapılagelen NBC filmlerinin en şıkı, en liriği, en estetiği, en “çok konuşanıdır” Bir Zamanlar Anadolu’da.  Bir ustalık eseridir. İzleyiniz, şahit olunuz.

Bu filmi seyretmedimBu filmi seyrettim

IMDB

Once Upon a Time in Anatolia (2011)
Once Upon a Time in Anatolia poster Rating: 7.8/10 (19,943 votes)
Director: Nuri Bilge Ceylan
Writer: Ebru Ceylan, Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal
Stars: Muhammet Uzuner, Yilmaz Erdogan, Taner Birsel, Ahmet Mümtaz Taylan
Runtime: 157 min
Rated: Not Rated
Genre: Crime, Drama
Released: 23 Sep 2011
Plot: A group of men set out in search of a dead body in the Anatolian steppes.

Hedef Kitle

Etiketler

anadolu, hayat, insan,kasaba, erkek, femme fatale, güzellik

Detay

  • NBC’nin bütün filmleri uzundur Koza haricinde, zaten Koza da “kısa film”dir . Eğer NBC filmi izleyecekseniz baştan “zaman sınırlamasını sinemada çok yersiz bulan” bir yönetmeni kabul etmeniz gerekir.
  • Bir Zamanlar Anadolu’da aynı zamanda bir Kasaba’dır, bir Mayıs Sıkıntısı’dır, bir Uzak’tır , bir İklimler’dir,bir Üç Maymun’dur.. NBC’nin Bir Zamanlar Anadolu’dadan önceki külliyatının özetidir bir anlamda.
  • Anadolu bürokrasisi ve Anadolu yerlisi üzerine over doz eleştiri ve gönderme barındırır. Özellikle şark hizmeti yapmış (yapıyor olan)  bir memur iseniz acaip empati yaptırma potansiyeli içerir.
  • Film bilinmeyen ,”hadi canım sen de” tarzı bir hikaye anlatmıyor ancak izledikten sonra kendi yaşantınızdan birkaç seçme ile ağzınızda garip bir tat bırakabilir. Etkilenebilir, ilgisiz kalabilir, samimi oluyorum derken mesafe koyabilirsiniz.
  •  Hayata  salt “erkek” egemenliği üzerinden bakmayı açıkçası ben bu filmi izlediğim zamana kadar pek düşünmemiştim. Postmodern kadın algısı malumu cihanken, güzel ve ilginç bir yaklaşım olmuş.
  • Naçizane  sessizlik ve mümkünse karanlığın sağlandığı izole bir ortamda, iyi bir ses sistemi ve ekran ile izlenmesini tavsiye ederim. İyi seyirler..

Fragman

Sık Sorulan Sorular
Burası filmle ilgili akla takılan “ya neden neden” deyip kafayı yiyebilmeye kadar götürecek sorulara adanmıştır.Filmi seyretmeyenlerin okuması bir faciaya yol açabilir.

Üniversiteye başladığımdan beri “uzun bir zamandır Anadolu’da” olan biri olarak, filmi ilk izlediğim zamandan (doğu görevine başladığım  dağ kasabasında olduğum anlar) beri naçizane şahsım için ayrı bir yere sahip özel ve güzel bir filmdir Bir Zamanlar Anadolu’da.

Özellikle Muhammet Uzuner’in canlandırdığı “doktor” karakteri bu empatinin katsayısının artmasında büyük rol oynadı tabi. Her ne kadar filmin kadrosunda gerçek mesleği hekimlik olan tek kişi Ege Tıp mezunu olarak filmde muhtar karakterini canlandıran Ercan Kesal olsa da, Muhammet Uzuner taşrada görev yapan şu veya bu nedenle umudu kırılmış doktor (pratisyen) canlandırmasını mimikleri ile üslubu ile hal ve hareketleri ile “müthiş” oynamış diyerek başlamak istiyorum. Bunda , bu başarılı canlandırmada şüphesiz filmin çekildiği Kırıkkale Keskin’de  hekim olarak görev yapmış Ercan Kesal’in katkısı oldukça  büyüktür sanırım.

Filmi yazmadan önce , Koza’dan Kış Uykusu’na , Nuri Bilge yapımları hakkında genel geçer birkaç anektod paylaşmak sanırım film hakkındaki yoruma katkı sağlayacaktır.

Nuri Bilge ilk filmi (kısa film) Koza ile pek beğenilmeyen pek de anlaşılmayan bir başlangıç yapmış ve eleştirilmiş. Aslında  her ne kadar eleştirilse ve beğenilmezse de Nuri Bilge’nin “sanat filmi” yapımcısı olarak yer edeceğini, bu noktada filmlerinin özellikle anlaşılmazlığı konusunu en azından popüler sinemacılar kadar önemsemediğini belirtmekte fayda var. Ülkemizde diğer hemen tüm sanat filmi yapımcıları için ( Reha Erdem, Zeki Demirkubuz,Semih Kaplanoğlu..) vazgeçilmezlerden olan Tarkovsky, Bergman çizgisi Nuri Bilge sinemasının da temelini oluşturur ve Koza bu açıdan başarısız bulunsa da Nuri Bilge’nin izleyeceği yolun net bir göstergesi olması bakımından önemlidir. Lynch’in ilk uzun metrajlı filmi Eraserhead ne ise Koza da Nuri Bilge için odur dense sanırım teşbihte pek de hata olmayacak.

Koza sonrası süre sınırı tanımadan çektiği filmlerle meramını daha anlaşılır ve başarılı anlatmaya başlayan Nuri Bilge özellikle esas profesyonellik uğraşı fotoğrafçılık kimliği ile görüntü yönetmenliği konusunda ülke sinemasına benzersiz bir boyut katmıştır. Görüntü yönetmenliği açısından Jin ile çığır atlamış Reha Erdem ile birlikte Nuri Bilge bakışları, açıları, yakalamaları gerçekten takdire şayandır. Kasaba’dan Kış Uykusu’na özellikle İklimler’de  ve Kış Uykusu’nda bu görüntüler  ödüllü fotoğraflardan oluşmuş slayt gösterilerindeki görsel ziyafetler gibidir. İbret ve hayretle izlediğiniz bu görüntüler bazen konuyu bile unutturup filmden kopmanıza ve derinlere dalmanıza bile sebebiyet verebilir . ( özellikle bu paragrafla itici standart, kalıp tümceler pik yapmış evet, ama düzeliyor düzeliyor, ilerde düzeliyor..)

İçeriğe ve anlatılagelenlere, temaya bakılacak olursa da Nuri Bilge yapımları için ( Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak, İklimler, Üç Maymun, Bir Zamanlar Anadolu’da, Kış Uykusu) temelde baz alınanın özellikle istemediği, mecburen bulunduğu, ancak içinden de çıkamadığı mekanın ve toplumsal misyonunun sorgulamasını yapan “birey” olduğu söylenebilir. Kasaba’daki Saffet bu temalamanın prototipidir ve Mayıs Sıkıntısı ile Uzak’ta  bu sorgulama neredeyse bir üçleme gibi devam eder. İklimler ve Üç Maymun özelikle sonlarına bakıldığında bu sorgulamaya ek olarak toplum ve bireyin çıkmazlarının , yapılarının, dinamiklerinin , karakteristiklerinin eninde sonunda hep aynı döngüde kaldığı, aslında değişimin hem bireysel hem de toplumsal olarak pek de mümkün olmadığı mesajı da ön plandadır. Kış Uykusu’nda küçük kasaba burjuvası ve aydını olarak “Aydın Bey”in eşi ve kız kardeşi ile paylaştığı diyalogları, triadları bu sorgulama ve eleştirel bakışın ulaştığı pik noktadır. Ülkem “entelejansiyasına “ ( evet var öyle bir kelime) tonlarca göndermelerin olduğu Kış Uykusu senaryosu birbirinden mükemmel oyuncuları ve özenle seçilmiş diyaloglarları ile bir başyapıttır, Kış Uykusu’na da buradan selamımızı çakmış olalım ve filmimize dönelim.

Bir Zamanlar Anadolu’da da hemen her karakter önceki NBC filmlerinde anlatılagelen ana temaların ayrı ayrı hayat bulmuş şekline benzer. Savcı, doktor, komiser, komutan, şoför, köy muhtarı, otopsi teknisyeni ve hatta “kazma-kürek” , tek tek ustaca tespitlerin canlandırıldığı, Anadolu’da zamanın , mekanın ve insanın ne olduğunun anlatıldığı karakterlerdir. Koza için Eraserhead benzetmesinden devam edilecek olursa, Bir Zamanlar Anadolu’da bir Mullholland Drive’dır Nuri Bilge sineması için, olgunluk açısından..

Filmde hemen her karakter  önceden de bahsedildiği gibi ayrı ayrı irdelenesi, bahsedilesi derinlikte özenle hazırlanmış kişiler olduğu için her bir karakteri tek tek yazıp o karakteri canlandıran birbirinden kaliteli oyuncuların performanslarını da yine benzeri bir kronoloji ile değerlendirmek en doğrusu olacak gibi. Çünkü bu tarz çok şey anlatan çok da güzel anlatan filmleri bu şekilde bir tasnif yapmadan anlatmak öyle her babayiğidin harcı değil. Biz de haddimizi bilip bu garanti yolu izleyelim.

Doktor (Muhammet Uzuner)

Bir kasabada aşka ve hayata küskün yaşayan doktor , savcı dahil tüm film karakterleri arasında en “aydın” , olaylara dışardan bakan , kasabanın standartlaşmış yaşantısının , çarkının dışında kalabilen kişidir hatta filmdeki NBC’dır bile denilebilir. Filmin son sahnesinde başkasına kendince iyilik etmek için de olsa, çocuklar yetişkinlerin hataları yüzünden cezalandırılmasın diye yaptığı manipülasyona kadar aynı zamanda en “temiz” kişidir de. Ancak otopsi raporunu değiştirdiği, net bir gerçeği örttüğü anda , artık savcının yüzündeki “suçluluk” simgesi olan yaralar-izler, doktorun  yüzünde de cesetten sıçrayan kanla yer bulur. Artık doktor da aynı döngünün içerisine girmiş, “masum değiliz hiçbirimiz” diyen Sezen ablamızın tespitine boyun eğmiştir.

Buna rağmen doktor olaylara salt “insani” pencereden bakan,  menfaat beklemeyen, “bitse de gitsek” havasında olmayan tavırlarıyla filmin başından sonuna kadar en “cool” olan kişi imajını muhafaza eder. Ne Arap gibi her durulan yerde elma-armut peşinde işkembe derdine düşer; ne komutan gibi tek tek kilometre hesabı yapıp işin ucu kendinde mi kalacak diye kaygılanır; ne savcı gibi Ankara’ya gitmesi gerektiği için iş uzadıkça mızmızlanır; ne komser gibi üstünlük kaygısı anksiyetesi içerisinde sürekli bir yakınmanın, keşkelenmenin içindedir; ne de köy muhtarı gibi fırsat bu fırsat deyip köye gelen savcıdan köye morg yapılmasının peşine koşturur. Doktor bütün kaygılardan-kıskançlıklardan-çıkarlardan uzak bu çizgisi ile ülke sözümona “aydın”nının kasabaya-kırsala-taşraya bakış açısını çok güzel anlatır. Muhammet   Uzuner’in bu rolün hakkını fazlasıyla vermiş olması da ayrı bir başarıdır tabi.

Ayrıca taşra hekimliği, pratisyenliği nedir pek güzel anlatılmış. En güzel ayrıntılardan biri, savcının iki dirhem bir çekirdek giyimi karşısında doktorun salaş imajıdır (doğu görevim boyunca ortalıkta böyle gezdim). Çünkü savcı otoriter, tepeden bakmacı “devlet”i  temsil ederken,  “doktor” halkın ta kendisidir. İşte bu vesileyle halkı hekimle karşı karşıya getiren son sağlık politikalarını kınıyor, bu özlenen bütünlüğün tekrar kazanılmasını Allah’tan niyaz ediyorum.. Amin.

Savcı ( Taner Birsel)

Clark Gable görünüşlü Clark Nusret en yakışıklı, en karizmatik, en özenilesi belki de, karakterdir. Giyim kuşamı, mevki makamı, oturuşu kalkışı, duruşu bakışı Taner Birsel “mükemmelliği” ile daha iyi yansıtılamazdı savcının. (bkz kaç para kaç, itiraf, beş vakit, çamur vs/vb..) Ancak bununla birlikte savcıda eksik olan bir şeyler de vardır, net ve içeriği tam anlaşılabilir olmasa da belirgin bir eksikliktir bu. Zaten her “bir arkadaşının eşi” adlı kişiden bahsedişte yüzünde belirginleşen yaralar bunun ispatı niteliğinde.  Nihayet Clark Nusret’in tabiri caizse “foyası”  doktorun sorgulamaları neticesinde alenileşiyor. Savcı eşini aldatmıştır ve eşi, gebe olduğu bir süreçte aldatıldığını öğrenince doğumdan hemen sonra intihar etmiştir. Eşinin kendisini cezalandırmak için babasının kullandığı “digoksin” adlı kalp ilacı ile intihar ettiğini anlayan savcı  filmin en bomba repliklerinden birini sondan bir önceki sahnenin bitişinde patlatır; “ doktor kadınlar bazen çok acımasız olabiliyor..” Çünkü eşi kendisini cezalandırmak için intihar etmiştir..

Evet kadınlar bazen çok acımasız olabiliyor ama savcının “bir arkadaşının eşi” diye bahsettiği kişiyi, karısını aldatmayı anlatırken “sarhoşmuş canım, olmuş bitmiş, aldatma bile değil..” yaklaşımı bu tip (savcı gibi) erkekler hakkında da bir aforizma gerektiriyor ve sanırım bu aforizma da kabaca, üç aşağı beş yukarı şöyle bir şey olur; “ abi bu erkekler de bazen çok öküz olabiliyor..”

Savcı hakkında kasaba yaşantısındaki misyonundan da birkaç kelam edip bitirelim. Savcı, devlet erki olarak taşrada günümüzde dahi, postmodern Anadolu’da, hala merkezi yönetimin en güçlü temsilcisidir. Bu temsil sadece savcılık, yargı konusunda değil, köy muhtarının köye istediği morgtan tutun da hastaneye  alınacak otopsi setine kadar uzanan bir temsildir. Anadolu’da bir savcı “her zaman” budur.

Komiser ( Yılmaz Erdoğan)

Ön ek; Yılmaz Erdoğan hakkında yazılacaklar finansbank reklamı ile iyice pekişen “utanç” aydını imajından önceki düşüncelerimi  içerir. Biz onu Vizontele’leri, Organize İşler’i, Kelebeğin Rüyası’nı yapan güzel “sanatçı” diye anımsayacağız.

Komiser karakteri hakkında filmi izleyen herkesçe kabul görecek ilk tespit şudur ki, filmde en göze batan, en çok doğaçlayan (nbc ben doğaçlattırtmam diyor ama..) , en kafasına göre takılan, en serbest bırakılan oyuncu olduğudur. Bu iyi ya da kötü manada söylenen bir eleştiri değil, bir tespittir. İyi ya da kötü bir şey olduğu tamamen Yılmaz Erdoğan’ın oyunculuğunu (ya da sanatçı kişiliğini  ) sevenlere, sevmeyenlere, sevdiği halde bu filme yakıştırmayanlara bağlıdır. Ki naçizane ben üçüncü kategoriye giriyorum, bence her ne kadar iyi bir oyuncu olsa da, yer yer bazı sahnelere renk katsa da bu filmde sırıtmış. Tıpkı Kıskanmak’ta Zeki Demirkubuz’un Berrak Tüzünataç şeysi ile yaptığı hata gibi. (hemen not; burada sn. Yılmaz Erdoğan ile Berrak Tüzünataç şeysini değil, filmleri benzetiyorum aman diyim..) Filmin ritmini, ahengeni bozmayacaksın sayın okuyucu. Yılmaz Erdoğan replikleri ses tonu ve üslubu ile bu ahengi  bozup Deli Emin’e kadar götürdü beni şahsen. O kalıbı kırmamış/kıramamış; greft versus host gelişmiş, yüksek doz immün süpresyona rağmen komiser karakteri diğer karakterler tarafından bir türlü kabul edilmemiş, organ reddi olmuş gibi. Zaten Öner hoca bile böylesine bir yüz nakli olayına girmezdi, daha da fazla uzatmazsam iyi olacak meramım ziyadesiyle anlaşıldı sanırım.

Komiser , savcının deyimi ile bir kovan arı, yine savcı gibi her ne kadar işini önemseyen, işi için canla başla çalışan oldukça çalışkan bir imaj çizse de o da suçludur, o da bir şeylerden kaçmaktadır. Çocuğunda ciddi bir nörolojik problem vardır ve bu problem eşi ile (ailesi ile) büyük bir sıkıntı oluşturmuştur. Özellikle eşinin yaklaşımından çocuğun sağlık sorunları ile ilgili baskısından bunalan ve bunalmanın neticesinde mesleğini bahane ederek olabildiğince evden kaçan bir imajı vardır komiserin. Katili aşağılar döver, savcıya her türlü laf geçirir, ona buna laf yetiştirir ancak kendisi de bir koca eksikliğin, bir koca zayıflığın, evden kaçmanın yükü altında ezilmektedir. Komiser , sen de olmamışsın , sen de “masum değilsin” tamam bu espiriye de yapacağım “bızımle deyılsın”..

Köy Muhtarı (Ercan Kesal)

Sanırım  “fevkaledenin fevkinde” denilen, aslında göze de kulağa da pek hoş gelmeyen ancak anlam olarak oldukça güçlü mesaj veren deyim, bu tip durumlar için kullanılır. Ercan Kesal  Kırıkkale Keskin’in o kuş uçmaz kervan geçmez köyünün 3. dönem muhtarlığını yapmaya hazırlanan halis muhlis yerlisidir bir kere. Bu konuda anlaşalım, birbirimizi kırmayalım, uzaylıların önünde felan kavga etmeyelim.  Yok efendim daha yazının girişinde adamın doktor olduğunu söyledin, ege tıp mezunu olduğunu söyledin, sadece mecburi hizmet için Keskin’e yolunun düştüğünden bahsettin tartışmalarına girmeyelim.  Bu son kararım, zira bir “insan” böyle rol yapamaz. Yukardaki doktor olduğuna ait bilgi Google dezenformasyonudur, net.

Özellikle elektrikler kesildiğinde iç geçirip “aaahh  ahh, olur olur, Allah can sağlığı versin, elektrikler de gelir her şey olur..” repliği beni benden almıştır çünkü köy insanı “tevekküliyeti” nedir hele hele köyde elektrik yokken komiserin dediği gibi “ayranı yok içmeye..” iken ,köye morg isteyen köy “yöneticisi” (bazen muhtar bazen kendini “ileri gelen” sanan biri de olabilir) nasıl bir haleti ruhiyenin vücut bulmuş halidir, ciltler yazılsa bu kadar etkili anlatılmazdı.

Bir köy ahalisi bu döngünün, bu “arabesk” tevekküliyetin içindedir ve bir köy muhtarı da kendi küçük sirkülasyonunun içinde ömrü boyunca farkına dahi varamayacağı trajikomik isteklerinin sözümona planlarının peşinde koşturur.

Arap ( Ahmet Mümtaz Taylan)

Arap’ın sürdüğü tüplü şahin çalışmayınca “bir el atın vurduralım..” dediği sahneyi anımsamadan geçemiyorum. Leyla ile Mecnun’un İskender Abi’si kırıp geçirmiştir bu sahnede. Gerçi o zamanlar Leyla ile Mecnun sanırım yapım aşamasında idi ama iyi denk gelmiş sonuçta.

Arap tipik bir Anadolu kasabası “yerli”sidir. Erişkin bir Anadolu kasabası yerlisi  (lütfen ahan da milleti bidon kafalı diye aşağılıyor tarzı ak-komplekslere girmeyin en az iki sene kasaba köy tecrübem var, oradan biliyorum yani) bencildir hatta “ego”da çığır atlamıştır. “Kendi” güvenliği, çıkarı, sağlığı, sosyal avantajları için yaşar. Ölüm , yaşam, varoluş tarzında bir sorgulama aklının ucundan bile geçmez. Varı yoku hayatta kalacaksın , doğal seleksiyona uğramayacaksın, güçlü olacaksın, aç kalmayacaksın, üşümeyeceksin gibi primer, ilk insan kaygılarıdır. Bir nevi “insanata”dır.

Film boyunca bulduğu her şeyi mideye indirmesi, en son cesedin yanına arabanın bagajına kavunları koyması, “ölü parası” muhabbeti yapması, adliye şoförünü sürekli çekiştirmesi, köye gittiklerinde muhtar ile girdikleri “eşşek” muhabbeti bunların apaşikar ispatıdır. Biraz kırsal-taşra tecrübesi olan herkesten bu tespitlerin ne kadar sağlam ve gerçekçi olduğunu duyabilir, öğrenebilir, idrak edebilir, sindirebilir ya da ne bileyim hayret ve dehşetle şahit olabilirsiniz.

Muhtarın kızı Cemile  ( Cansu Demirci )

Afet-i can dediler gamze-i celladın için

Nahl-ı gül söylediler kamet-i şimşadın için..

Ya da

Şirler pençe-i kahrımda olurken lerzan

Beni bir “gözleri ahu”ya zebun etti felek..

Aah ah.. bu sahneyi her izleyişimde ağzımdan spontane dökülür bu beyitler be kirkor..

Saint Mary veya gökten zenbille inmiş bir masumiyet , bir dilber, bir huri ambiyansıdır o meşhur sahne. Böylesine bir ambiyansla sahneye giren pür saflık ve güzellik imgesi  “kadın” filmin başından beri izlediğimiz karanlık yüzlü kirli “erkeklerin” yüzlerine bir güneş gibi doğuyor adeta. Bu aydınlanış, bu müthiş sarsılış tüm karakterleri paramparça ediyor resmen. Savcı’nın önce bir gözünü hafiften açması sonra azcık farkına varınca karşısındaki afetin “o ne lann” tavrıyla kendini toparlayışı sonrasında katilin (Fırat Tanış) böylesine bir saflık-güzellik karşısında dağılması, ağlaması ve cesedi sakladığı yeri itiraf etmesi hani  Butterfly Effect tarzı bir dönüm noktası oluyor film için. O sahneden sonra gün ağırır, karanlık biter, cinayet çözümlenir, gizli saklı bir şey kalmaz.

Bu bölümün bu kadar etkileyici olmasında şüphesiz sahnenin anlam olarak filmin dönüm noktası olması kadar Cansu Demirci faktörü de etkilidir.Biz de buradan  Allah sahibine bağışlasın diyor ve neyse ki o köyde yok olup gidecek bir güzellik değildir filmin aksine diye seviniyoruz.

Katil ( Fırat Tanış )

Hiç konuşmadan sadece dar birkaç mekanda durarak, yüz ifadesi ile rol yapmak Fırat Tanış için hiç sorun olmamış. Zaten NBC yakın çevresi ve ailesini bırakıp profesyonel oyuncularla çalışmaya başladıkça esas devrimini yapmıştır. Fırat Tanış kendi oyunculuk kalitesinin kendi güzelliğinin farkında olan bir dilber gibi farkındadır zaten, ( her ne kadar bazı söyleşilerinde bana itici de gelse de bu farkındalığı,  neyse bkz vermeyeceğim) o yüzden çok uzatmadan geçiyorum.

Özellikle  Tarantino’nun  Pulp Fiction’unuda  Travolta ve Jackson’ın arabada giderken yaptıkları boş geyiği anımsatan muhabbetleri içeren diyaloglar esnasında, Arap’ın sürdüğü arabada, Fırat Tanış’ın yüz ifadesi oldukça etkileyicidir. Artık o “hayat”a, manda sütünden  yoğurt ve peynir yapılan gündelik hayata ait olmayan bakışlar ve duruş..

Sonraki karakterler 

Özellikle kazma/kürek anlamlıdır. Film boyunca  kullandıkları alet edavatla müsemma olarak çağrılan bu karakterler bana çok ilginç geldi. Acaba gerçek hayatta da bu denli silik olduklarına bir atıf mı yoksa NBC’nin bir de onlara ad takıp iyice kalabalıklaştırmayalım diyalogları isteği mi, bu iki neden bir arada mı başka neden var mı? Neyse ne ama, film boyunca hep “kazma/kürek” diye çağrılmaları “manidar”dır, kim ne derse desin..

Savcı, doktor, komiser, arap, muhtar başta olmak üzere hemen bütün  hikayede anlatılan “erkek” dünyasıdır Bir Zamanlar Anadolu’da. Erkeklerin filmin ilk yarısı boyunca sadece araba farları ile aydınlanan “karanlık” dünyası. Bu karanlık dünya olumsuzlaması bu kadarla da kalmaz. Her karakter tek tek “kirletilir” film boyunca. Öyle ki filmin sonunda maktul bile Arap’ın ağzıyla, dedikodusu ile suçlanır, “az anasının gözü değildi” diye zan altında bırakılır. Filmde erkek egemen dünyanın karanlığı  ve kiri göze sokulacak kadar net ana temadır.

Kadın olarak kabaca üç karakter vadır. İlki sesini sadece telefonda duyduğumuz, kendisini göremediğimiz komiserin eşi; ikincisi malumunuz olduğu üzere efem ,“afet-i can” cemile; üçüncüsü de maktulün karısı. Cemile’nin anlam ve önemini “hebele gübele” dilimiz o güzelliği anlatmaya yettiğince anlattık. Diğer iki bayan karakterden komiserin eşi , çocuğunun hastalağından dolayı eve tıkılıp kalmaktan, hayatın kendisine çok büyük haksızlık yaptığından yakınan ve bu yakınma katsayısı ile her ne kadar “masum” da olsa eşini evinden uzaklaştırmaya sebep veren bir karakter. Çok derin bir yorumlama yapılamıyor, NBC pek de dokunmuyor bu bayan karaktere. Sadece telefonla konuşurkenki ses tonu ve uslubu ile ne kadar baskın olduğu komiser üzerinde verilmiş. O kadar.

Maktulün eşi , komiserin söylediği repliğin resmidir:” Eğer bir yerde bir sorun bir sıkıntı bir mesele varsa, arka planında bir yerlerde mutlaka bir kadın vardır.” Bu noktada “le femme fatale” denilen odaktır bu kadın. NBC komiserin eşine sergilediği  “tarafsızlıktan” mesele bu kadın olunca uzak duruyor. Otopsi odasının önünde koridorda banka oturmuş ayak ayak üstüne koymuş, üsteki bacağını sallıyor haline kamera ile zum yapıyor, birkaç saniye o şekilde doktorla seyirciye izlettiriyor bu “bitse de gitsek” tavrı.  Eşi katledilmiş “bitse de gitsek” havasında olan bir kadın imajı çiziyor NBC… Film boyunca ilk kez bir kadını suçluyor. Ancak o kadın karanlık dünyalı kirli erkeklerin dünyasının merkezindeki la femme fatale…

Bir Zamanlar Anadolu’da  Kış Uykusu ile birlikte yapılagelen NBC  filmlerinin  en mükemmelleridir. Gerek nihayet aşmış  görselliklerin profesyonel oyuncularla kombine edilmesi açısından, gerek NBC sinemasının artık “konuşmaya” başlamasının (Üç maymun ile) mihengi olmasından, gerek gerçekçilikte ulaştığı şık boyuttan ülke sinemamızın olmazsa olmazlarından olmuş, pişmiş bir filmdir.

Tekrar yazmadan geçemeyeceğim bir  diyalogla son.

Savcı (Taner Birsel)

Doktor   ( Muhammat Uzuner )

Savcı; …bir insan başkasını cezalandırmak için intihar edebilir mi?

Doktor;  Zaten intiharlar çoğu zaman başkasını cezalandırmak içindir..

Savcı;   (bir süre sessizlik, başını öne eğer, düşünceli ve dalgın durur sonra)  ” doktor bu kadınlar bazen çok acımasız olabiliyor…”

“bu kadınlar gerçekten bazen çok acımasız olabiliyor..”

Ayrıntılar

  • Daldan düşüp yuvarlanan, sonunda kendisi ile aynı kaderi paylaşmışların yanına ulaşan elma ve rüzgarda oraya buraya uçuşan-yuvarlanan poşetler-boş plastik kaplar imgelemi önemli bir ayrıntıdır. Su testisi su yolunda kırılır’dan , what’s done is done diyen Tony Soprano’ya, hep bu insan işte bozuyor her şeyi triplerine.. Artık ne çıkarırısanız bahtınıza.
  • Muhtar’ın köyde Arap’a eşek muhabbeti ile takılması (bkz. Anadolu ahlakı) Vizontele’deki Cem Yılmaz’ın Altan Erkekli ile yaptığı “katırcı Bedri” muhabbetini hatırlattı. Belki de Yılmaz Erdoğan şey etti bu çağrışımı, bilemiyorum..
  • Cemile’nin olduğu sahnede sadece kapıdan girişi için ne kadar uğraş verildiğini anlatan kamera arkası görüntülerini izlemek bile titiz işçilik ürünü olan bu filme saygı ve sevginizi arttırıyor.
  • Filmin sonunda , son sahnede okul bahçesinden fırlayan topu geri dönüp oyuna atan maktülün oğlu göndermesi.. hmm, sanırım hayat devam ediyor’du, değil mi?
  • NBC arabadaki manda yoğurdu muhabbeti ile Tarantino’yu hatırlatmıştır ( Altın Palmiye’yi Uma ablam ve Tarantino vermişti). NBC’nin manda yoğurdu muhabbeti yerine neden gündelik siyasal gelişmeler konuşulmuyor, Anadolu’da erkekler bir araya geldiğinde hep böyle olur siyaset de konuşulur sorusuna ne yanıt verdiğine Google’dan bkz, burada uzar, ama kabaca NBC siyasetten özellikle uzak duruyor diyelim.
  • Şu hastaneye döndüklerinde, doktor komiserin çocuğuna ilaç yazarken kapıyı açıp içeriye kafasını sokan, içeride başka biri olduğunu görünce aynı kalıpla sessizce kafasını çekip kapıyı kapatan amca , cidden bombadır, cidden Ercan Kesal taşra pratisyenliğinin kitabını yazmıştır..

More from Polisiye

La Migliore Offerta (2013)

la_migliore_offerta_sineptik

Bir sanat eserinin, değerini biçip fiyatını belirlemede usta olan orta yaşta, çok keskin prensipleri olan yalnız bir amca aynı zamanda müzayede yöneten biri olarak da tanınır. Bir gün bir bayan kendisine miras kalan eşyaları satmak için kahramanımızdan fiyat belirlenmesinde yardımcı … Detay

Pulp Fiction (1994)

pulpfiction_sineptik

Sinema tarihinin ezber bozanlarından, tartışmasız kültlerinden Pulp Fiction için özet yazacak arkadaşımız “cenaze dolayısıyla kapalı” olduğu için bu kısmı boş bırakıyoruz. Üzgünüz… Detay

The Wolf of Wall Street (2013)

THE WOLF OF WALL STREET

Alım-satım yapıp komisyon alan lüks ,zevk ,keyif dolayısıyla para  düşkünü  Jordan Belfort’un gerçek yaşamının bir kesimini (öyle teselli ediyoruz kendimizi) anlatan film aynı zamanda amcanın yazdığı kitaptan kurgulanmış olup ara ara  bizi de düşkünlüğe sevkedip hasetimizden çatlatacak hale getirmiştir. Adaletini … Detay

The Chaser (2008)

the_chaser_sineptik

Polis emeklisi afedersiniz pezevenk bir adam , bir yardımcısıyla beraber müşterilerine ilgili hizmeti istedikleri yerde sunmaya devam ederken kız sayısında bir azalma olduğunu farkeder. Çok tatlı bir bayanı, gecelik işe gönderdikten sonra birdenbire kafasında bir şimşek çakar. Aydınlanır. Detay