breaking_the_waves_sineptik

Breaking the Waves (1996)

Yeni tanışmış, sözlenmiş, nişanlanmış belki de evlenmiş, birbirine çılgınlar gibi aşık çiftlerin birinin başına talihsiz bir kaza gelir ve hayatı oldukça zor bir hal alırsa diğeri ne yapar? Breaking the Waves aykırı-rahatsız edici yedinci sanat ustası Lars von Trier’in dokunaklı bir aşk hikayesi  üzerinden yaptığı toplum ve birey sorgulamasıdır. Kahramanları ile , hikayenin “yok artık” dedirten oldukça şaşırtıcı ve kimi zaman dokunaklı  bölümleriyle oldukça etkileyici bir yapıt. Faith (inanç) temelinde aşkın erişebileceği gücün manifestosu olan sonu ile unutulmayacak  bir seramoni. İyi seyirler.

Bu filmi seyretmedimBu filmi seyrettim

IMDB 

Breaking the Waves (1996)
Breaking the Waves poster Rating: 7.9/10 (40,158 votes)
Director: Lars von Trier
Writer: Lars von Trier, Peter Asmussen
Stars: Emily Watson, Stellan Skarsgård, Katrin Cartlidge, Jean-Marc Barr
Runtime: 159 min
Rated: R
Genre: Drama, Romance
Released: 13 Nov 1996
Plot: Oilman Jan is paralyzed in an accident. His wife, who prayed for his return, feels guilty; even more, when Jan urges her to have sex with another.

Hedef Kitle

Etiketler

Aşk,Çaresiz,Feragat,Saflık,İyi niyet, Rahatsız edici

Detay

  • Aşka inanmam, aşka gönül vermem diyen bir ruhu ergen tarafından terk mi edildiniz? Öyleyse bu filmi izleyiniz ve aşka olan inancın ulaştığı akılalmaz boyutu ibretle tecrübe ediniz. Sonra da filmden bir sürü gönderme yaparsınız.
  • Kelebek ve Dalgıç’ı, Mar Adentro’yu veya buna benzer hikayeleri anlatan filmleri izlediniz, duydunuz, size bu filmler önerildiyse mutlaka bu filmi de izleyiniz. Ancak bu tarz filmlere bir ilave olarak değil, bu tarz filmlerin bir ezberbozanı olarak..
  • Yeni tanışmış,sözlenmiş,nişanlanmış belki evlenmiş çiftlerin birinin başına hayatının geri kalanını tümden etkileyecek talihsiz bir kaza gelirse diğeri ne yapar acaba “efsane”si üzerine dönen klasik muhabbetlerde söyleyecek oldukça etkili bir öyküm olsun istiyorsanız, bu film sizin için.
  • İnanç, kapalı yapıdaki toplumun bireyi soktuğu çıkmaz, din sorgulaması üzerine Lars’ın yaklaşımını görmek istiyorsanız, size baya bir şey katacaktır.
  • Leonard Cohen başta olmak üzere  biraz melankolik de olsa slow müzik ziyafeti çekmek isterseniz, sahne uyumuyla unutulmaz kareler yakalayabilirsiniz.
  • Ve aradığınız şey aksiyon, görsel şölen, fantastik bir öykü, bir çırpıda izlim tarzı bir şey ise koşarak uzaklaşın.

Fragman

Sık Sorulan Sorular
Burası filmle ilgili akla takılan “ya neden neden” diyip kafayı yiyebilmeye kadar götürecek sorulara adanmıştır.Filmi seyretmeyenlerin okuması bir faciaya yol açabilir.

Breaking the Waves yazanı-yöneteni  Lars’ın deyimiyle “salt-pür” bir aşk hikayesi midir? Açıkçası mevzu bahis yönetmenLars olunca (D. Lynch gibi, Kim Ki- duk gibi, Tarkovsky gibi, bizden belki bir Nuri Bilge gibi) konuyu bu kadar basit yorumlamak pek mümkün olmuyor.

Lars bir kere (nacizane) izlediğim hiçbir yapıtında rahat durmayan, kavramlarla, oturmuş denilen değerlerle, bilindik, alışılageldik yaşamsal öngörülerle, alışkanlılarla oynayan, onları tepeteklak eden , adeta elinde iyice bir evirip çevirdikten sonra izleyicisinin suratına bir tokat gibi çarpan, filmlerini izleyenleri üzerinden tır geçmiş hale getiren en hafif tabirle “aykırı” bir yönetmendir. Modern zaman söylemine göre, yedinci sanatın bilgelerindendir.

Dogville , Breaking  the Waves, İdiots, Europa ve diğer hiçbir filmi “izle ve çık” filmleri olmayı brakın, ne kendi çizgisi olan anlı şanlı yönetmen-yapımcıların ürünlerine (Tarantino,Guy Ritchie, Danny Boyle, C. Nolan, J. Cameron…) benzer, ne de çizgisi ile , yedinci sanatı  kullanma amacıyla paralellik görülebilen   sinemayı şiirselleştiren, edebileştiren sanatçılarla bir tutulabilen eserlerdir.  Lar von Trier başlıbaşına ayrı bir ekoldür.

Lars’ın derdi Tarantino’nun diyalogları, sıradışılığı ya da Nolan’ın, Boyle’nin, Ritchie’nin’,Cameron’un görsel ziyafeti, hayatın içindenliği, yaşanmışı yaşatma arzusu, belki sürrealistliği, fantastikliği değildir. Bu noktada sinemanın görsel-tekniksel avantajlarını  pek temele almaz.

Lars’ın derdi Tarkovski, Nuri Bilge, Kim Ki- duk şiirselliği de değildir.  Bu noktada da , aslında kendi çizgisine yakın olsa da, yedinci sanatı salt edebileştirmeyi, saflaştırmayı, imgelemeyi, aslında naif ve hayatın-doğanın-aşkın en derinine yerleştirmeyi de baz almıştır denemez. Her ne kadar, evet, Breaking the Waves bir aşk hikayesi temelinde süregelen bir anlatıma sahip olsa da..

Lars’ın çizgisi nedir o halde?

Dogma akımının ne olup olmadığı kalabalığına girmeden,  biraz da filmden bahsetmeye yer ve zaman ayırmak için, kısaca şöyle bir tanım yapılabilir; “Lars rahatsız eder, sorgulatır, bir nevi, (teşbihte hata payı dikkate alınarak) postmodern platon’dur.” Yani esas derdi “felsefe”dir, sorulardır, yanıtlar değil.

Nasıl olduğunu Breaking the Waves üzerinden devam ederek, diğer filmlerinden de ara ara örnek vererek izah etmeye çalışalım;

Hikaye Lars’ın kendi tanımıyla Bess ile Jan arasında geçen aşkın üzerinden devam eder. Oldukça koyu bir Katolik kasabada, oldukça Katolik bir aile içinde yetişmiş nerdeyse hani “kiliseden” çıkmayan bir inanca sahip ve hatta “tanrı ile monologlar eşliğinde ara ara konuşan” aslında oldukça saf, fakat ve maalesef yüksek derecede “bağımlı kişilik bozukluğu” sergileyen Bess, günün birinde Jan ile tanışır ve bağımlı karekteri gereği “onsuz yaşayamayacak” derecede Jan’a aşık olur. Burada Jan için Bess’in hayallerinin bile ötesinde fiziki-sosyal niteliklere sahip biri olduğu haricinde ek bir tanımlamaya gerek yok, çünkü filmin esas karekteri Bess. Ancak yine de Jan’ın da Bess’i sevdiğini şimdiden belirtmekte fayda var.

Bess ve Jan evlenirler, oldukça mutlu-umutlu-huzurlu günler geçirirler. Ancak Jan işi gereği bir süreliğine ayrılmak zorunda kalır. Ve maalesef oldukça trajik bir iş kazası sonucu yatağa bağımlı, sadece konuşabilen bir felçliye dönüşür. Jan, Bess’in yanına bu şekilde döner ve esas Lars kroşeleri bu bölümlerden sonra başlar.

Şimdi , öncelikle “Kelebek ve Dalgıç” ya da “Mar Adentro”ya gidip, oldukça ders verici, ibretlik, trajik, bir hikaye anlatılacak ve eninde sonunda “turşu” (Kelebek ve Dalgıç’tan) haline gelmiş Jan ölecek, eh belki Bess de dayanamayacak ve kendini öldürecek tarzı bir çıkarım yapıp “ahaha nası çözdüm ama” triplerine girenlerdenseniz, üzülmeyiniz, çünkü eğer Lars’ı tanımıyorsanız süregelen sinema kurgu ve senaryoları gereği zaten olması gereken budur. Fakat, filmin içeriğine girilmeden nacizane anlatılmak istenilen de bu idi. “Ezberbozan” var beyler, dikkat diye tekrar uyarımızı yapalım.

Jan eve döndükten sonra Bess, yatağa bağımlı olan eşine olan bağlılığından, aşkından hiçbir şey kaybetmediği gibi bir de üzerine kadınsı şefkati ekleyip işi Jan için iyice “vicdan” meselesi haline getirip içinden çıkılmaz bir boyuta ulaştırır. Çünkü, önceden de özellikle belirtildiği gibi Jan da Bess’i sevmektedir ve üzülmesini istememektedir. Bunun için Bess’e kendisini terk etmesini söylediğinde Bess’in verdiği akılalmaz “sen yoksan ben de yokum” tepkisinden sonra kendince bir çözüm üretmek zorunda kalır. Ve zurnanın esasen pırtladığı yer de burasıdır.

Jan, Bess’e başka erkeklerle birlikte olup daha sonra yaptıklarını kendisine anlatmasını ister.

Hoppala, yok artık, oha tarzı tepkilerin ister istemez verildiği bu istekten sonra Jan, özellikle bayan izleyiciler tarafından hedef alınıp, günah sığırı haline sokulur. Jan artık sapıktır, akli dengesini yitirmiştir, zaten kafasına darbe alıp sakatlandıktan sonra başka birşey de beklenmezdi tarzı sonsuz yorum okur-dinlersiniz. Düşünün ki bir eş-dost sohbetinde “ergen bir erişkin” Jan için “Allah’ın yok mu lan senin..” tarzı birtakım duygusal tepkiler vermiştir. Neyse..

Jan esasen ne sapıktır, ne akli dengesini yitirmiştir ne de her ne kadar pek inançlı olduğu söylenemezse de Allah’sızdır. Jan’ın tek istediği fani dünyada hali vaziyeti gereği oldukça az geçireceği süre boyunca Bess’e onsuz da yaşabileceği mesajını vermek. Ölmeden önce Bess’in o içe kapanıklığını, koyu sofu inancını, kendini yiyip bitiren bağlılığını – bağımlılığını sona erdirmek belki bir nebze azaltıp hayata onsuz devam edecek konuma geitirmek. Bu kadar. İşlerin sonradan çığrından çıkmış boyuta evrilmesi ise, Jan’ın öngörüsüzlüğü  hesaba katılsa da, Bess’in kendini adamışlığı sonucu oluyor.. Jan’a yüklenmek doğru değil, diyor ve devam ediyoruz.

Bess koyu Katolik şahsı ve çevresi gereği ve tabi Jan’a olan aşkı nedeniyle bu isteğe hiçbir anlam veremez. Ne karakteri ne aşkı ne inancı ( arada tanrı ile konuşacak monologlar yapan bir inanç) ne de ailesi ve “evlerden ırak” kilise ahalisi çevresi  bu istek için uygundur. Fakat birkaç başarısız denemeden sonra Jan’ın da baskısıyla bu isteği yerine getirmeye başlar. Başkaları ile her beraber olduğunda kendisi ne kadar büyük acı çekerse, Jan’ın iyi olacağına dair kendini inandırır. Hele özellikle o acı gemi sahnesinden sonra kanlar içinde hastaneye kaldırılıp hala Jan’ın durumunu sorduğu an… Eritir… Patolojik de olsa, aşkın bu bağlılık da, bu derece bir inançda ifadesi oldukça etkileyici ve ağlatıcıdır.. Ve Lars’ın son vuruşu;”

“Bess, malum gemi sahnesinden sonra ölür, Jan ayaklanır…”

Üstelik “kötü” yola düşmüş bir fahişe gibi, kilise tarafından bir tören bile yapılmadan toprağa verilmek istenir. Ancak Jan tabutu kaçırır ve gökte çanların çalındığı bir ambiyansla Bess’i sonsuz denizlere defneder… Gökten 3 tane çan düşmüş,  biz çıkalım kerevetine…

Ayrıntılar

  • Bess rolünü oynayan Emily Watson İngiliz bir tiyatrocudur ve bu ilk sinema deneyiminde gönüllere taht kurmuştur.
  • Faith (inanç) aşkın temelidir. İnanmayana ekmek yok. Nitekim canı pahasına inancından vazgeçmeyen Bess, Jan’ı tekrar ayağa kaldırıyor. Tartışılır dense de, mutlu aşk yok ki dünyada ve bu aşk onların ne de olsa…
  • Fahişeden “aziz” olur mu?  Filmin, bkz Saint Mary de öle suçlanmıştı göndermeli sonu, gökte çalan çanlar sahnesi ile Lars kavramları iplemem diye giydiriyor. Evet başkaları ile birlikte olan sana göre fahişe bir melek, var mı bi diyeceğiniz atarı ile son yapıyor.
  • Bunu ilk kez de yapmıyor. Dogville başta olmak üzere hemen her filminde kuralların-hukukun-örfün-ananenin-alışkanlıkların bilindik söylenegeldik terminolojilerin sınırlarının “içine” eden biridir Lars. Dogville’de bilhassa, siz misiniz mutlu-huzurlu-samimi-inançlı-içten-humanist topluluk, alın bakalım diye neler yapmıştır, bir bakınız.
  • Nemphomaniac’ta da, “porno var dediler geldik” mi diyorsunuz, alınız nemphomaniac 2, alınız trajedi, alınız dram, alınız duygusallık.
  • Müzikleri çok seçkindir. Özellikle L.cohen’in suzanne şarkısı çaldığı sahne-sahnelerle çok mahur bir hava estiriyor. Ulaşılamayan güzelliklere güzelleme tarzında…
  • Dogma akımı gereği çekim teknikleri ilk kez Lars filmi izliyorsanız alışmayı zor hale getirebiliyor. Açıkçası diğer filmlere göre daha az rahatsız ediyor gibi. Gerçi Lars’ın derdi rahatsız etmek olduğu için, çekim tekniğinden olmasa öykünün sonundan vurur, ondan da olmasa müziklerden vurur (Europa).. Kaçış yok yani, Lars izliyorsanız rahat aramayın.
  • Filmin teması ne mi? “Faith “ üzerinden kurulacak bir dizi cümle olabilir sanırım.
  • Böyle bir aşığım olsun (Bess gibi) ister miyim? Açıkçası çok etkilensem de, patolojik duygularla bana bağlanmış birini istemem. Yaşayacağım şey aşk değil terapi olur sonra.
  • Jan’ın arkadaşlarının özellikle hastanedeki ziyaretleri sırasındaki “neşe”leri ne anlama geliyor? Adam iki seksen felç uzanmış, ördeğe işiyor, altına yapıyor, bizim panpalar ohhoo.. Garip bir sahneydi.
  • Filmde aşktan başka; inanç sorgulaması, din sorgulaması (farklı, aşka inanç , dine inanç), kavramsal-misyonsal sorgulama (fahişe-aziz), kapalı toplum sorgulaması (düğün merasimi sahnesi), içe kapalı kişilik sorgulaması (bess) vs/vb.. içerikler mevcut. 

3 comments on “Breaking the Waves (1996)

  1. bu filmi izlemedim ve ezber bozan dediğiniz için merak ettim izleyeceğim. aslında kelebek ve dalgıç ile mar adentroyu izledim hatta son zamanlarda popüler olan senden önce ben adlı kitabı da aldım bitiremedim hep aynı türden konular sıktı beni. engelli hayata küsmüş bir insan onu hayata döndüren bir bayan ki nedense hep engelli ve ötenazi falan isteyen kişi erkek oluyor. ama bu film bunların klişesinde değil ise izlemeliyim

  2. Öyledir gerçekten, dramanın damarından girerler, ibret alınası, belki bir nebze olsun eldekilerin kıymetini bilmek babından ” mal sahibi mülk sahibi hani bunun ilk sahibi; mal da yalan, mülk de yalan var biraz da sen oyalan” didaktik tarzları ve bu dramaya biraz da şefkat penceresinden sığdırdıkları aşk öyküleri bu iki film ve benzerleri için ( mar adentro, kelebek ve dalgıç) vazgeçilmezdir, e güzeldir de aslında bir bakıma, “sübhallah ibretlik ” diye nasiplenirsin. Ancak dediğiniz gibi işin dozu kaçarsa, bu tarzları tekrara bağlarsanız bu kez klişe kaçınılmaz oluyor. “hı hı taam, işte adam turşu hacı biliyon mu, anca nefes alıyor, sonra filozof oluyor bi de güzel manita yapıyor lakin sonunda ölüyo be kanka” diye filmin sonunu kendiniz getirmeye başaldığınızda bu tarzlardan artık uzak durun, kotanız dolmuş demektir. Bir level daha atladınız, hayırlı olsun..
    Breaking the Waves bu noktada iki önemli özellik taşır. Birincisi Lars von Trier ( ki nasıl biri olduğu izleyen bölümünde yeterince yazlıdığı için burda bahsetmeyecem) yapımı olması; ikincisi evet felç kalan yakışıklı, hayat dolu , fakir de olmayan erkek hilkayesi ama ne filozofa bağlayan var ne de beklendiği gibi bir son mevcut.
    Lars von Trier yapımı olması , klişeden yakınmanızı az yorularak, emek sarf ederek,, belki yer yer sıkılarak da olsa gideriyor ve yeni kavramlar algılar keşfetmenize neden oluyor. Din, aşk, inanç, birey, örf, gelenek , ahlak, kural koyuculuk aklınıza gelecek başka sosyolojilk bir kavram zihninizde farklı bir boyut kazanabiliyor. Hiç yoktan sorgulamaya başladığınız ön kabulleriniz olduğunun farkına varıyorsunuz. İşte bu ezberde olmayan , aslında sadece bu “tarz” filmler için değil genel olarak “yedinci sanat”tan pek beklenen birşey değildir. Sonrası zaten Tarkovsky ile devam eder, uzatmayalım.
    Filmin sonunun farklı olması da kesinlikle aşina olduğunuz önceki benzerlerinden önemli bir fark taşıdığı için kalıcı oluyor. Bakınız “kalıcı”; iyi veya kötü ya da daha iyi veya daha kötü değil sadece “kalıcı”. Bu bile repertuarınıza yapacağı katkı bakımından oldukça faydalıdır.
    Bu arada “hep engelli ve ötenazi isteyen” hani tabiri caizse “topun ucuna sokulan” erkek oluyor tespitiniz-yakınmanız aslında gerçekten oldukça düşündürücü. Neden erkek?
    Burayı da divan edebiyatından Hollywood’a aslında “aşk” diyince , aşka istidat diyince pek bir şey değişmediği anlamı çıkarılabilir. Tabi divan edebiyatı döneminde bayanların toplumsal yaşantıdaki yeri ile Hollywood dönemi olan, günümüzdeki postmodern bayanın yeri arasında galaksiler büyüklüğünde bir fark olduğu aşikar ancak işte, aradan bunca zaman geçiyor yapımcıılar-yönetmenler-senaristler “erkek” faktörünü bu tip durumların merkeizne sokmaktan vazgeçmiyor. İlginç gerçekten..Bir diğer neden de, yatağa bağımlı duruma düşen kişinin erkek olması “aşk-şefkat” ikilemi ya da birlikteliği ya da ayrımı ne derseniz, bunları sorgulamak, bunlarla hikayeye yön vermek için daha uygun oluyor. Malum bayan şefkati…

  3. erkeklerin bir bayana helede yatağa düşmüş bir bayana tamamen karşılıksız şevkatla bakmayacağı su götürmez bir gerçekle bu tür filmlerde sergileniyor bencede.tespitiniz doğru. bir de şu var herne kadar bende bayan olsam da erkeklerin aşkı bulduğunda, onların aşk anlayışlarının az ama öz ve daha derinden olduğunu düşünüyorum bu da bir etken olabilir. kadınlar çok sevebilir ama vazgeçip yeni bir sevgide yaratabilirler. bu arada üstte de yazdığım gibi merak ettim filmi çok güzel anlatmışsınız bu gece izlemeye çalışıp sonra gelip tekrar yorum yapmaya çalışacağım :)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*