springsummerfallwinterspring_sineptik

Spring, Summer, Fall, Winter… and Spring (2003)

Görsellik dolu ve diyalogsuz bir akışkanlık… Her şey zaten kendi salt varlığıyla “anlatıyor” konuşmaya ifade etmeye ne hacet diyen bir yönetmen olan Kim Ki Duk’un doğa ağırlıklı yaşam anlatısıdır bu film. Hayata dair bir derin bakış, aşka dair bir ince sitemdir. Yedinci  sanatta bir hoş sedadır…

Bu filmi seyretmedimBu filmi seyrettim

IMDB

Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring (2003)
Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring poster Rating: 8.1/10 (51,343 votes)
Director: Ki-duk Kim
Writer: Ki-duk Kim
Stars: Yeong-su Oh, Ki-duk Kim, Young-min Kim, Jae-kyeong Seo
Runtime: 103 min
Rated: R
Genre: Drama
Released: 2003-09-19
Plot: On an isolated lake, an old monk lives on a small floating temple. The wise master has also a young boy with him who learns to become a monk. And we watch as seasons and years pass by.

Hedef Kitle

Etiketler

aşk , yaşam , doğa  , öğrenmek  , tecrübe  , pişmanlık

Detay

  • Öncelikle gerçekten herkes Kim izlemez  ya da izlemek istemez burada anlaşalım. En az iki saatlik diyalogsuz bir yapımı imge imge izlemek onu istemektir, onu okumaktır. İstiyorsanız, okumaktan hoşlanıyorsanız izlemeniz daha yerinde olur gibi.
  • İlk tanıştığım filminden Bin Jip’e, ve sinemasal şiir yazmak nedir diye öğrenegeldiğim Kim’in ilginç yapımlarından biridir bu film. Kim izlemeye başlamak için uygun mudur siz karar verin.
  • İlk birkaç yapımındaki sert fırça darbelerini yoğun eleştirilere maruz kalınca sonraki yapımlarında yumuşatan Kim’in bu filmi bır gıdım daha naif bir tutam daha softtur sanki.
  • Hayat hakkında, aşk ve tutku hakkında derinlemesine ve en azından ilginç ve dikkate değer söyleyecek bir şeyleri olan bir filmdir. İzleyip bu konuda eş dost akraba sohbetlerinde bu filmin size mutlaka katacağı açılardan birkaç demet paylaşabilirsiniz.
  • Bizden bilhassa NBC ve belki Reha Erdem nerelerden besleniyor , en azından nereleri takip ediyor öğrenmeniz açısından size oldukça yardımcı olacaktır. Görsellikler , açılar, diyalogsuz uzun sekanslar vs/vb..
  • Sıkılmadan izlemek ile sıkıldığı halde severek izlemek bence ayırdedilmeli. Sevmeyi ya da sevmemeyi “sıkılmak ya da sıkılmamak” diye dar bir alanda yorumlamak pek doğru değil gibi. Sıkılabilirsiniz ancak totalde sevilesidir.
  • Filmdeki oldukça minimalize diyalogları da yok sayarak filmin sesini kısıp görselliğini Vivaldi dört mevsim dinleyerek izleyebilir ve belki de güzel bir vakit geçirebilirsiniz

Fragman

Sık Sorulan Sorular
Burası filmle ilgili akla takılan “ya neden neden” deyip kafayı yiyebilmeye kadar götürecek sorulara adanmıştır.Filmi seyretmeyenlerin okuması bir faciaya yol açabilir.

İlkbahar yaz sonbahar kış ve ilkbahar..

Kim ki duk..

 

Oysa herkes öldürür sevdiğini..

Kulak verin bu dediklerime,

Kimi bir bakışıyla yapar bunu

Kimi dalkavukça sözlerle..

Korkaklar öpücük ile öldürür

Yürekliler kılıç darbeleriyle..

Merhametli kişi bıçak kullanır, çünkü bıçakla ölen çabuk soğur..

Filmin Oscar Wilde ile ne alakası var mı diyorsunuz içten içten?

Budizm üzerinden sosyalizm ve kapitalizmin inlerine inmiş bir yapımın bütün felsefik eleştirel vurularını hiçe sayıp ; yoldan çıkmış “son of a preacher man’in” ( bak Joss Stone ile de alakası var işte) hastalıklı aşk hikayesi üzerinden yürümek de neyin nesidir diye küçümser fırça darbeli bakışlarınız varsa bunları sineptik yöneticisi big brother’a iletiniz lütfen, hiç toplum feylesofuna bağlayasım yok şuan, aşkı konuşalım.

Yaz ayında gelişim sürecini devam ettiren fenafillah ehli şeyhimizin küçük kopil çırağının , cin çıkarmaya gelen ablamıza kara sevdalanıp nihayetinde aşkların ekseriyetinde olduğu gibi ancak kabul etmek gerekir ki abartılı ve psikopatça sona eren ibretlik derecedeki hazin kısımdan bahsedelim.

İlk bahsedilmek istenen kısım bu olunca “herkes öldürür sevdiğini” ile başlamak sanırım pek alakasız kaçmamıştır.

Oscar Wilde ile birlikte M.F.Dostoyevski babamızın en afili kadın karakteri Nastasya Filipovna’nayı da anımsamadan devam etmek istemiyorum. Zira Budala’da (the ideot) “seni bu kadar seviyorken senden nefret etmemem nasıl mümkün olabilir” diyen aşıkları tarafından nihayetinde ilgili filmimizdeki kızımızla aynı kaderi paylaşıp öldürülen Nastasya da bir diğer atıf yapacağımız oldukça sahih bir kaynaktır.

Hal bu iken ilk tespitimiz “aşkın dili,dini,ırkı birdir” şeklindeki klişe ancak en az klişe olduğu kadar real düsturu olsun. Zaten Bin Jip’te Natasha Atlas’ın Arapça aşk şarkısı üzerinden Uzakdoğulu bir aşk hikayesi anlatan yine aynı yönetmendir, İngiliz ve Rus edebiyatının babaları kaynak gösterilerek bizim verdiğimiz atıflar da bunu kanıtlamaktadır ve Leyla’dan ne bilim Ferhat’tan da bahsetmemizi bekleyenler avuçlarını yalasın. Dolayısıyla evrensel bir mevzu ile karşı karşıyayız o yüzden filmin en bamteli kısmı da burasıdır ve ilk bu kısımdan bahsedilmelidir.

Öncelikle   Budist şeyhimizin fırlama müridini bütün kutsallarını çiğneyip , tüm öğretilerini ayaklar altına alıp , büyük ustasının sabır küpü çabalarına ve uyarılarına rağmen nefsine aldanıp aşık olmasını, filmdeki özel bir kutsiyet  atfedilen kapıları , kalıpları kırıp yoldan çıkmasını ayıplamak kesinlikle doğru değil. Aşk sevgidir, kardeşliktir, her gencin başına gelebilir. Bu noktada genç müridimizi hor görmüyor, eli işte gözü oynaşta halini anlayışla karşılıyor, kızla birlikte kaçarken “ölüm ölüm dediğin nedir gülüm ben senin için…” deyip buda heykelini çalmasına ustası gibi ses çıkarmıyoruz. Yaz boyunca acaba bu işin sonu nereye varacak diye merakla bekliyoruz.

Sonbahar’da elinde heykel ve kanlı bir bıçakla tekkeye dönen aşığımızın kızı kıskançlık sonucu öldürdüğünü öğrenince  “sahiplenmek öldürme duygusunu doğurur” diyen ustasını ve Can Yücel’e ait olduğu söylenen “bağlanmayacaksın..” ile başlayan fake şiiri hatırlamamak elde değil.

Şimdi;

Gerçekten sahiplenmek öldürme duygusunu doğurur mu?

Gerçekten herkes sevdiğini öldürür mü?

Gerçekten aşık olmak ile nefret etmek bir bıçak sırtı kadar birbirine yakın mı?

Gerçekten bağlanmayacak mısın kimseye, ya da hiçbir şeye?

Sanırım sahiplenmek bağlanmayı; bağlanmak bir anda nefrete kadar dönüşebilecek aşkı; nihayetinde de aşk öldürmeyi doğuruyor.

Linç girişiminden önce “öldürmek”ten kastedilen şeyin sadece fiili olarak günahkar genç müridimizin ya da Budala’daki Rogojin’in yaptığı gibi birinin hayatına son vermek olmadığını belirtmekte fayda var. Öldürmek derken aynı zamanda duygusal zeminde birbirini tüketmek, sevgiyi tüketmek, aşkı tüketmek de anlaşılsın, “işte biz o gün tükeneceğiz” diyen Sezen Abla’mız da dikkate alınsın lütfen. Zira duruma bir de bu bazalde bir yaklaşım sergilendiğinde “aşk muvakkattır ve değişmeyince ölür ” diyen Ahmet Haşim’in taa 1920’lerde İkdam gazetesindeki tespiti daha bir anlaşılır oluyor.

Peki aşık olmayak da direkt ölek mi?

Hayır efendim olur mu hiç öyle? Hem aşık olup olmamak kimin elinde ki? Spontane gelişiyor bu meret, bir bakmışsın, aaa, sanırım aşık olmuşsun.. ol da zaten, bir can kim anun cananı yok; ol can dahi can olmamış diyen şeyh Galip var, şeyh yani, o derece.

Ee o zaman ?..

“Aşka hudut çizilmiyor “ diyen Abdurrahim Karakoç amcayı bir zorlamakta fayda var bence. Sonu olanın hududu da vardır.. der ve gider.

Şimdi haberler..

İlkbahar

Balık kurbağa ve yılan bölümü.

Uzakdoğu öğretilerine göre balık saflık, kurbağa hayat, yılan bilgelik olarak simgelendiğinde “çocuk” acımasızlığı ile bu hayvanların sırtlarına taş bağlayan, onlara eziyet eden küçüğün sonraki yaşantısını nasıl çizeceğini de bir nevi anlamış oluyoruz. Sadece hayvanlara karşı değil, tüm doğaya ve hayata karşı “abartılı” bir primer zevk amaçlı yaklaşan küçüğümüz , günümüz şartlarındaki tüketici benmerkezci hayat anlayışını temsil ediyor gibi. Bu anlamda tüketim çılgını kapitalist bireye, üretim olmadan emek vermeden harcayan daha açık ve amiyane konuşmak gerekirse sabah akşam o avm senin bu yeni son model telefon – araba benim diyen modern yaşam kişisine bir giydirme simgesidir de küçüğümüz.  Film boyunca ustanın bu yaşam anlayışına karşı verdiği mücadeleyi izleriz esasında. Ancak ustasının tüm sabırlı eğitim anlayışına rağmen, yaptıklarının ne anlama geldiğini öğretmek için kullandığı agresif ve oldukça hedefe yönelik argümanlara rağmen, filmi izlerken kimilerini rahatsız eden sırta taş bağlayıp yapılan kötülüklerin aynısının gelip yapanı bulacağı doğrudan anlayışına rağmen küçüğün  akıllandığını, tövbe edip aklanıp paklandığını söylemek pek mümkün değil. Zaten sırtlarına taş bağladığı hayvanları kurtarmaya gittiğinde yalnızca kurbağa hayattadır, balık ve yılan ölüdür.

Çocuk  içinde saflık ve bilgelik olmayan “yaşamı” seçmiştir artık ve yaz geldiğinde bunun böyle olduğunu  görürüz.

Yaz

Horoz bölümü.

Dik başlılık , arzu ve şehvet bölümüdür. Küçüğümüz artık ergen irisi kıvamına gelmiştir  ve daha çocukken bu denli “antisosyal”  ve  “antisosyalist “ kişiliği olan bu veledin nasıl bir patlamaya hazır bomba olacağını merakla izleriz. Tartışmasız hayatın , varoluşun en kadim hissiyatları olan arzu ve şehvet her daim insanlığın karşısında türlü sıkıntıların kaynağı olarak çıkmıştır. Hatta bu filmin bu bölümünden bahsedildiğinde söylenmeden geçilemeyeceği gibi, Adem ve Havva ile hayatın başlangıcı da arzu ve şehvet orijinlidir. Hal böyle iken öte dünyada cennette yediği önünde yemediği arkasında olan bir peygamber bile arzu ve belki şehveti için “yasak” olanı çiğnemişken, güney kore’nin izole gölünün tekinde sindirmesi oldukça zor öğretilere, kutsallara maruz kalan küçüğümüzün bütün tabuları, kutsalları, yasakları yok sayıp arzu ve şehveti için horoz gibi kafasının dikine gitmesini, nefsine yenik düşmesini pek de ayıplayamıyoruz. Buna göre başlangıçta, kız buda heykeline  yanlışlıkla dokunduğunda cıngar çıkaran ergen rahip, sonrasında şehvet ve arzusunun esiri olarak buda heykelinin üzerine oturmaya, yasak duvarlardan geçip bütün sınırları hiçe saymaya  başlar ve nihayetinde buda heykelini de çalıp kızla birlikte arazi olur.

Tabi ustası aslında durumu farketmiştir ve “şehvet sahiplenmeyi, sahiplenmek öldürme duygusunu” doğurur diye uyarısını da yapmıştır ancak  küçükken sırtına taş bağlandığında bile öğrenemediği şeyi şimdi tek bir sözel uyarıyla öğreneceğini beklemek zaten abesle iştigaldir.

Sonbahar

Kedi bölümü.

Aslında süt dökmüş kedi bölümü. Ustasının bütün sabır dolu eğitimine ve uyarılarına rağmen gençlik hevesine aldanıp, arzularının peşinden sahip olduğu bütün değerleri hiçe sayarak giden ve tam bir hayal kırıklığı abidesi olarak geri dönen genç rahip baya baya süt dökmüş kedi gibidir.

Ustasının söyledikleri doğru çıkmış, şehvet nihayetinde öldürmeyi doğurmuştur. Ancak hala neden aldatıldığını anlayamayan bunu kendine yediremeyen çekirgeye ustadan son bir tokat daha gelir; “ne bekliyordun ki, senin sevdiğini, istediğini başkası da sever, ister.”

Ustanın söylediklerinin evrensel gerçeklere dayandığını aynı kıza aşık olan nice yediği içtiği ayrı gitmeyen dostlardan, kardeşlerden bahsederek temellendirmenin bir anlamı yok sanırım. Ve bu güzel olanı isteme, arzu etme, şehvet derecesinde elde etme isteği dürtüsünün sebep olduğu aşk cinayetleri halen üçüncü sayfalarda yazılagelir. Bir Zamanlar  Anadolu’da (NBC)  da vardır Bana Masal Anlatma’daki (Burak Aksak) Neriman ve Jilet hikayesi de öyledir. Bu noktada Beş Kardeş’te Onur Ünlü’nün anlattığı aşk hikayesi zaten sürreal bir Leyla ile Mecnun kalıntısıdır diye de hatırlatalım. Ancak burada ek parantez olarak yanlış anlaşılmaya , maksadı aşan çıkarımlara mahal vermemesi açısından şu söylenebilir; bu anlatı kesinlikle “ güzel olanı isteme, arzu etme mücadeleye girme, başkaları da ister papaz olursun hayatın kayar” gibi akıllara zarar bir tema olarak algılanmamalı. Her şeyi , sahip olunan bütün değerleri hiçe sayıp peşinden gitme, güzel olanı başkaları ister ve hatta güzel olan da başkasını isteyebilir farkındalığı ile yaşa, akıllı ol anlamındadır, gibi..

Sonbahar hayat bana yine yalan söyledi arabesksizmi ile derbeder genç rahibin günah çıkarma ritüelleri sürer. Kah tavana iple asılır, kah elinde bıçak ustasının yere yazdığı muskanın harflerini kazımakla uğraşır. Ancak  bu kez hayatın sillesini yemiş genç rahibin yaklaşımında ne çocukluğundaki vurdumduymazlık ne de ergenliğindeki dik başlılık vardır. Ustasından icazeti almaya hak kazanmıştır artık ama tabi bedeli de ağır olmuştur. Öyle ki kendisini almaya gelen, kendisinin de parçası olmak için büyük bedeller ödediği arzu-şehvet-sahiplenme dünyasının polislerini ikna edip boyama işini de bitirir ve gelişiminin en büyük aşamasını tamamlar. Ham idi pişti ancak daha yanmadı. Yanması için bir kış ve bir ilkbahar daha geçmelidir.

Bu bölümde genç rahip ustasının yazdığı harfleri kazırken aylak aylak etrafa ateş eden polisler dikkatten kaçmayan basit gibi algılanan ancak irdelendiğinde oldukça anlamlı bir ayrıntıdır. Dış dünyanın haz odaklı bireyleri olarak tek dertleri zamanlarını biraz daha eğlenceli kılıp sıkılmamaktır. Bunun için üretmeden sahip olduklarını harcamaktan da çekinmezler. Bunlar böyle pis insanlardır işte. Ve bu pis insanların kuralları rahibin dünyasında yine rahibin kontrolü altındadır ki o izin verene kadar tövbekar müridi bindirdikleri kayık hareket etmez. Kayık  gider, rahip gider ve sonbahar biter.

Kış

Yılan bölümü.

Bilgelik simgesi. Talabesini oldukça zorlu bir süreçten sonra gönül rahatlığı ile mezun edip yolcu eden ustamız artık görevini tamamlamıştır. Oldukça kan donduran bir törenle hayatına son veren ustayı Budizm rearkarnasyonuna göre kendi tapınağında bilgelik simgesi yılan olarak görürüz. Ancak kış rahibin gidişinden sonraki yenilenme sürecine bir hazırlıktır. Siklus devam edecektir. Rahip bilgeliği tapınağa getirilen yeni bir bebek ile soy soylayacak boy boylayacaktır. Yasal ve manevi ceza sürecini tamamlayıp kışın soğuğunda tapınağa gelen icazetli tövbekar rahip tapınaktaki bebeği ustasının kendisini büyüttüğü gibi büyütecektir.

“Ve ilkbahar”

Yeniden doğuşun yeniden doğuşu bir nevi. Tarihin ve hatta hayatın ta kendisinin bir tekerrürden ibaret olduğuna belirgin ve basit bir atıf olan bölümdür. Yeni rahip yani müridi ile yeni bir yaşama başlamıştır ancak yeni müridin yaptıklarına bakılırsa yaşanacaklar pek de yeni şeyler olmayacaktır. Nedense yeni veled de aynı kopillikleri yapmaktadır, aynı yoldan ısrarla ilerlemektedir. Bu göze sokulan “basit” akım aklıma bir musibet bin nasihattan iyidir’den başka “basit” bir yorum getirtmiyor. İnsan yaşamadan “olmuyor”sa  demek ki.

Ayrıntılar

  • Efendim işte kayık kendi kendine hareket ediyor, rahip gazeteyi nereden buldu, vay arkadaş herif dağa tırmanırken ayakkabı düşmüştü demek tepede yedek lastik ayakkabı varmış tebrik ve takdir edilesi ayrıntıcı hatasavar yaklaşımlarınız iyi hoş da neden bunları bir de Nolan’a, Speilberg’e felan söylemiyoruz da Kim’e diyoruz? Olur öyle bence, çok da şey etmemek lazım.
  • Filmdeki veledin ya da veledlerin spontan amaçsız işkencelerinin biraz abartı olduğunu söylemek yanlış olmaz bence. Çocuklar bildiğin sayko. Ancak bunu da verilmek istenen mesaja bir çarpıcılık katma isteği olarak değerlendirip hoş görebiliriz.
  • Crocodaile , Wild Animals, Birdcage ile bu filmi ve Bin Jip arasındaki farkı görmemek mümkün değil. Durulmuş Kim bildiğin durulmuş işte. İlk filmleri gerçekten çok agresif ve serttir, sonraları biraz daha güzel, rayına oturmuş, kıvamını bulmuş.
  • Çocuğun tavandan asıldığı sahne Kaplanoğlu üçlemesinden Süt’ü, görsellikler ve diyalogsuzluk ikilisi NBC’yi çağrıştırdı. Özellikle Reha Erdem’in Jın çalışması da aklıma gelmedi değil.
  • Aşka dair, tutkuya dair verilen mesaj nedense filmin geniş yelpazeli teması içinden en çok etkileyeni oldu. Belki de filmi izlediğim dönemle ilgilidir, bir daha başka bir zamanda izlemesem o zaman da bol bol sosyal felsefe içerikli bir yorum yapardım. Öyle de zengin içerikli bir filmdir bak..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*