sineptik_laurence_anyways

Laurence Anyways (2012)

Film, 35 yaşında vereceği bir kararla hayatı değişen Laurence’ın hikayesini anlatır. 1989 doğumlu genç yönetmen Xavier Dolan yenilikçi sahneleriyle müziği birleştirdiği 3. filminde, seyirciyi 3 saate yakın bir süre Laurence’ın yaşanması zor dramına ortak eder.

Bu filmi seyretmedimBu filmi seyrettim

IMDB

Laurence Anyways (2012)
Laurence Anyways poster Rating: 7.5/10 (5,757 votes)
Director: Xavier Dolan
Writer: Xavier Dolan
Stars: Melvil Poupaud, Suzanne Clément, Nathalie Baye, Monia Chokri
Runtime: 168 min
Rated: Not Rated
Genre: Drama, Romance
Released: 28 Jun 2013
Plot: A drama that charts ten years in the relationship of a male-to-female transsexual's relationship with her lover.

Hedef Kitle

Etiketler

Aşk, ilişki, transeksüellik, anne, kadın, cinsiyet

Detay

  • Filmin müzikle birleşip, harikalar yaratmasına şahit olmak istiyorsanız,
  • Aşkı bambaşka bir dilde görmek için uyandıysanız bu sabah,
  • Xavier Dolan’ın, -“I killed my mother” ya da “Heartbeats” filmlerinden birini izlemişseniz ve en az bir sahnesini bile beğenmişseniz,
  • Muhteşem oyunculuklar izlemeyi özlediyseniz,
  • Sevgi, aşk, cinsiyet, ilişki üzerine bazen düşünüyorsanız,
  • Kaliteli bir dram izlemeyeli uzun zaman oldu diyorsanız bu film ile şansınızı deneyebilirsiniz.

Film Hakkındaki Önsezilerim

  • Filmin homofobikler tarafından dahi sevilebilir olabileceği düşüncesindeyim.

Fragman

Sık Sorulan Sorular
Burası filmle ilgili akla takılan “ya neden neden” deyip kafayı yiyebilmeye kadar götürecek sorulara adanmıştır.Filmi seyretmeyenlerin okuması bir faciaya yol açabilir.

(The tenant ve Scenes from a marriage filmlerinden spoiler içerir.)

Laurence’ın birlikte yaşadığı kız arkadaşını tanırız önce. Oldukça eğlenceli, güzel, gözleri parlayan bir kadındır. Birlikte çok eğlenirler. Fakat bu eğlence gözümüze sokulmadan gösterilir. En önemlisi anlaşabilmektedirler. Fakat bir gün Laurence, kendisini kadın olarak hissettiğini, değişmek istediğini söyler Fred’e. Böyle devam ederse kendi olamayacağını, yani aynayla olan kavgasını anlatır . Fred için her şey bir süreliğine anlamını yitirir. Aşk, birliktelik, erkek arkadaş kavramı. Erkeğinin, o evde yokken iç çamaşırlarını giydiğini öğrenir. Ve her şey o andan sonra değişmeye başlar.

Okulda hoca olan Laurence tüm cesaretini toplayıp öğrencilerinin karşısına kadın olarak çıkmayı planlar. Endişeli fakat bunu yapmakta ısrarlıdır. Dudaklarını boyamıştır, topuklu ayakkabıları, eteği ve küpesi vardır. Sınıfa girer. Kamera tüm sınıfı görmektedir. Laurence karşımızda öğrencilerine bakmaktadır. Yeni gözlere, yeni dünyasının hayırına. Ellerini karnında kavuşturmuş beklemektedir. Heyecandan kıpırdayamaz. 2 dakikaya yakın bu sahnede olacakları düşünürüz. Gülecekler mi? Aralarında konuşmaya mı başlayacaklar? En önde oturan kız dayanamaz ve parmağını kaldırır. Ne söyleyeceğini o kadar merak ederiz ki, bir anda o sınıfta Laurence ile birlikteyizdir. Saniyeler geçmek bilmez izleyici için de. Laurence kıza bakar, -Evet der. Kız -3. Paragrafta kaldıklarını söyler. Bu cümle Laurence’ı ilk kabul ediştir. İlk evet deyişidir hayatın. Tüylerin diken diken olmaması imkansızdır bu sahnede. Laurence gülümser ve yeni hayatına o gün ilk adımını atar.

Filmin tek dramı Laurence değildir, Fred de korkunç günler yaşamaktadır. Sevdiği adam kadındır. Makyajlı, etekli, daha önce tuttuğu güçlü elleri artık ojeli… Peki bir insanı sevmek nedir? Bir cinsiyeti mi severiz yoksa o’na ait olan her şeyi mi?

Sevgi her şey midir?

Fred annesi ve kız kardeşine durumu anlatırken, gözleri tek bir noktaya bakmakta, söylenenenleri duymamaktadır. Düşündüğü tek bir şey vardır. Hissettiği ve sonuna kadar inandığı tek şey. ‘’onun yanında uyanmaya ihtiyacım var’’ Sevgi her şeyi gerçekten unutabilmektir. Birini bugün seviyor, yarın sevmiyor olamayız. Ve bunu en güzel anlatan filmlerden biri olan, Ingmar Bergman’ın “scenes from a marriage” filminde Johan; hayatında başka bir kadın olduğunu söyler Marrianne’ye. Marrianne ise onu o kadar çok seviyordur ki, sabah giderken ceketini ütüler, ‘’o’na böyle gitmeni istemem’’ der. Sevdiği adamın ütüsüz gömlekle diğer kadına dahi olsa gitmesine göz yumamaz. Bunu öyle içtenlikle yapar ki, acısını unutur. Aslında sevdiğimiz her insanda ertesi gün yaptığımız şey sevginin bitmesi değil, sevginin şekil değiştirmesidir.

Escinselliğin, transeksüelliğin hala bir hastalık olup olmadığı tartışılmaktadır, başka hiçbir hastalığımız yokmuş gibi. Normalin; kızın erkekten, erkeğin kızdan etkilenmesi olarak öğrenmişizdir çünkü. Gördüğümüz örneklerle, anne baba figürüyle tanıştığımız an bununla tanışırız aslında. Erkek çocuklarda baba eksikliğinin, eşcinselliğe yönelimde bir payı olduğunu düşünüyorum. Bunu psikolojik olarak değerlendiğimizde çok da mantıksız gelmiyor. Laurence dayak yedikten sonra tanıştığı çocuğun evine gittiğinde, anne, teyze ve anneanne ile büyümüş olduğu gözümüze sokuluyor aslında. Yaşadığı evde her şeyin dişi olması, traş bıçağı yerine ağda olan bir çocukluk, anneannesinin sarkmış gögüslerini gören bir erkek çocuğunun, cinsel anlamda hemcinsini merak etmesini çok olağan buluyorum. Bu yüzden baba kavramı devreye giriyor.

Laurence annesine durumu açıkladığında, annesinin tepkileri oldukça soğuk, sevgisizmiş gibi görünür. Zaten bilmektedir kadın bunu çok çok önceden. Laurence küçüklüğünde annesinin kıyafetlerini denemiştir çünkü. Babasını neredeyse hiç görmeyiz. Laurence annesine öyle bir cesaret vermiştir ki, eşiyle yaşadığı korkunç sıkıcı hayattan televizyonu yere atarak kurtulur. İçindeki öfke, yıllardır yapamadığı şeyi Laurence’ın elini tutarak yapar. Ve artık özgürdür.

Her insanın ön yargısı bulunduğu, ‘’ırkçı’’ olduğu bir konu vardır yaşamında. Fred, Laurence’ın kadın haliyle kafede yemek yerken, garsonun kendi hayatını hiç de ilgilendirmeyen bir konuda onlara sataşması, birkaç laf söylemesi üzerine Fred’in sinir krizi geçirdiği sahne muhteşem bir oyunculuk sergilemektedir. Bir insanın içindeki öfkeyi en net gördüğümüz sahnelerden biridir. En etkileyici cümle ise şudur – Sen hiç kocana peruk aldın mı?

Sahne anlatımları birçok filme oranla farklı olan bu filmde, tekrar birleştikleri sahnede, yürürlerken üzerlerine düşen kıyafetler gözlerden yaş getirebilir. Çünkü Xavier, bize sevgili oldukları son günü hatırlatmak ister bu sahnede. Laurence yatakta yatan Fred’in üzerine çamaşırları dökerek uyandırır onu ve dakikalarca gülerler.

Filmin akıllara getirdiği bir başka soru ise gerçekten kim olduğumuzdur. Aynada görünen yüzle markette, sokakta, sinemada olan kişi aynı mıdır? Roman Polanski’nin ‘’The Tenant’’ filminde geçen şu cümle ile benzerlik de gösterir aslında. “Kolumu kestiğimde o ben mi? Peki ya kafamı kesersem o parçam yine ben olacak mı? Ben kimim ve neyim?”

About Özlem çetinkaya

Hayat hikayesi mi? 26 yıldır yaşıyorum. 26 tane kış gördüm. Yazları saymadım. Güneşi sevmediğimden. Köpeksiz ve sanatsız bir gezegende yaşıyor olsaydım ismim bambaşka bir şey olurdu. Merkür bu sözümü kıskandı. Venüs küçük kız çocuklarına isim oldu. Ben bir 26 yıl daha yaşayacağıma inanıyorum. İşte benim hayat hikayem.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


*