Tag Archives: Din

virgin-spring-sineptik

The Virgin Spring (1960)

Orta Çağ’ın zirve dönemi olarak adlandırılan 13.yüzyılda, İskandinavya sınırları içinde bir yer. Bir cuma öğleden sonrası, kiliseye götürülmesi gereken mumlar için evin bakire kızı görevlendirilir. Yolculuğun uzun ve yorucu olduğundan söz edilir. Bu yolculuk kalanlara ve gidenlere çeşitli sonuçları da beraberinde getirecektir.

Bu filmi seyretmedimBu filmi seyrettim

IMDB

The Virgin Spring (1960)
The Virgin Spring poster Rating: 8.1/10 (15,774 votes)
Director: Ingmar Bergman
Writer: Ulla Isaksson
Stars: Max von Sydow, Birgitta Valberg, Gunnel Lindblom, Birgitta Pettersson
Runtime: 89 min
Rated: Unrated
Genre: Drama
Released: 14 Nov 1960
Plot: A kind but pampered beautiful young virgin and her family's pregnant and jealous servant set out to deliver candles to church, but only one returns from events that transpire in the woods along the way.

Hedef Kitle

Etiketler

Tanrı, Din, İnanç, Kadercilik, Hristiyanlık, Paganizm, Bakire, İsa, Meryem

Detay

  • Din, inanç, vicdan gibi kavramlara Bergman’ın kamerasından göz atmak isterseniz
  • Hristiyanlık, ve paganizm hakkında bir şeyler izlemek ilginizi çekiyorsa,
  • Tabulaştırılmış bir kavramın etkilerini görmek isterseniz,
  • Simgesel anlatım sizi cezbediyorsa,
  • Tiyatral oyunculuk hoşunuza gidiyorsa,
  • Ingmar Bergman’ın herhangi bir filmini izleyip, sevdiyseniz,
  • Eski kelimesi, yeniden daha çok şey ifade ediyorsa,
  • Sorgulamayı ve üzerine düşünmeyi seviyorsanız, bu film size hitap ediyor olabilir.

Fragman

Sık Sorulan Sorular
Burası filmle ilgili akla takılan “ya neden neden” deyip kafayı yiyebilmeye kadar götürecek sorulara adanmıştır.Filmi seyretmeyenlerin okuması bir faciaya yol açabilir.

İsveç’li tiyatro yazarı ve yönetmen Ingmar Bergman denildiği zaman, uzun süre etkisinden çıkılamayan, düşündüren, sorular sorduran filmler akla gelir. Çünkü Ingmar Bergman yaşamı boyu tek başına düşünmeye başladığı şeyleri, seyirciyle paylaşmayı, onlara kendi sorularını sormayı başarmış biridir. En çok önem arz eden özelliklerinden biri ise, 2014 yılında bile hala çok tepki çekecek bir şey olan, dindar bir aile kavramına sahip Ingmar Bergman’ın babasının papaz olması ve bu durumun onda yarattığı etkinin tam tersine sorgulamak istemesidir.

Orta Çağ’ın 13.yüzyılında, aşırı dine bağlı bir babanın iki kızının, eşinin ve yanlarında onlara hizmet eden kişilerin  yaşadığı bir evdeyiz. Filmin açılışını bakışları ‘’şeytan ya da cadı’’ kavramlarına yakın olan, gayri meşru bir ilişkiden hamile kalmış evin büyük kızı olan İngeri ateşi üfleyerek yapar. Bugün cuma ve Tanrı’nın çile günü. Sabah ayinine yetişemeyen Karin’in görevi bakire olduğu için mumları kiliseye götürmek. İngeri Karin’i kıskanan, onu sevmeyen evde hizmetçi gibi çalışan üvey evlat, Karin ise evin prensesi konumunda. Bu durum İngeri’nin çok kötü biri haline dönüşmesi için yeterli.

Annesi Karin’i uyandırmaya gider, kız bir hayli şımarık. İstediğini yaptırmaya çalışan cümlelerle, ipek elbise giymek için annesini ikna etmeye uğraşır. Annenin aşırı sevgisi, her şeyi kabul edecek boyutta. Bu yüzden karşı çıkamaz fakat Karin saçlarını açmak istediği zaman – Eğer kafanın dikine gitmeye devam edersen, şeytanın istediğini yerine getirirsin ve azizler seni diş ağrısıyla cezalandırır der, bunun üzerine Karin – Sen sürekli şeytandan bahsediyorsun, babam hiç bahsetmiyor dediğinde ise; Anne- Çünkü şeytan günahsızları ayartır ve tüm güzellikleri yok etmeye çabalar der. Bu diyalog aslında bir anlamda, babasının günahkar olmasına bir vurgu. Eğer günah kavramına inanıyor, buna göre yaşıyor olsaydım düşüneceğim tek şey, her geçen günün bir öncekinden daha da günahla dolu olduğu olur. Burada Karin’in bakire olması mükemmel bir saflıkla bezenmiş. Asla lekelenmeyecek, iyi niyetli bir melek olsa da Karin, maalesef yaşam bu kadar adaletli değil. Babası Karin’i kucağına aldığında ‘’bu günahkar bakireyle dağlarda at süreceğim, böyle bir kız istemiyorum diyeceğim”, demesinin sebebi, insanlık yüzyıllar boyu, kendi çıkarları uğruna yalan söylemeyi amaç edinmiş bir tür canlı. Mükemmel olarak tasvir edilen Bakire Karin, bir gece önce sabahlara kadar dans ettiği için kiliseye geç kaldığından, bunu pedere yalan söyleyerek geçiştirecek. Kimse tamamen saf ve temiz değil. Bunun en önemli örneklendiği yerlerden biri bu sahne.

Kiliseye gidiş için hazırlanılırken, İngeri de boş durmaz. Et,peynir ve ekmek hazırlaması gerekirken, aklına bir fikir gelen İngeri sadece bakışlarıyla anlattığı mükemmel oyunculuğuyla göz doldurduğu bu sahnede ekmeği alırken gördüğü kurbağayı, sandviçin içine koyar. Bu bölüm için bazı kaynaklar, büyü yaptığından bahseder. İlk bakışta pagan dini hakkında bilgi yetersizliğinden dolayı kurbağa büyüsü demek kolay olmasa da, bir şekilde kötülüğün habercisi olmayı başarmış bir sahne. Karin son derece iyi niyetle, üvey ablasının çiftlikten uzun süredir çıkmadığını söyleyerek onun da yolculuğa katılmasını ister. Ve yolculuğa son anda katılan İngeri, bizi bilmediğimiz bir Tanrı’yla tanıştıracak. Hristiyanlık öncesi İskandinavyasında bilinen Tanrı Odin ile.

Tanrı Odin gel!

Filmin ilk sahnesinde, İngeri onun gelmesi için yalvarır. Atlarına binerler, ve ormana doğru yol alırlar. Bu sırada bir önceki geceden dans ettiği birini görür Karin, onunla sohbet ederken, İngeri korkunç bakışlar atarak, ondan nefret ettiğini tekrar hissettirir. Adam gittikten sonra, İngeri imalı bir şekilde, Karin’in aslında o kadar da saf olmadığından bahseder. Karin dayanamayıp tokat atar. Ardından özür diler ama İngeri için hiçbir şeyi değiştiremez. Çünkü İngeri için dans etmek, başka bir erkeğin onun elini tutması çok imkansız fakat olmasını istediği bir şey. Ama Karin her şeye sahip olan biri.”

Öten siyah karga!

Atlarını geçirmek üzere bir kulübenin önüne gelirler. Kulubedeki ‘’adam’’ Karin’in atını geçirir. Fakat İngeri’ninkini geçirmez, çünkü İngeri bir anda korkarak Karin’in yanına gider ve orman çok karanlık olacak, dönelim, ya da ben götüreyim kiliseye der, fakat Karin korkusunun yersiz olduğunu düşünür. O kadar saftır ki, –sana tekrar tokat atacağımı mı düşünüyorsun der. Bunun üzerine kulübedeki adamı göstererek, – bakın ikinize de yeter bu yiyecek, ben gelene kadar burada bekle der. İngeri kurbağalı sandvici düşününce bağırarak ağlamaya başlar. Fakat Karin korkmadan yoluna devam eder. Karin uzaklaşırken, adam İngeri’ye – doğum sancısı mı diye sorar. İngeri ise korkunç gözleriyle cevap verir; hayır daha kötüsü! İngeri kulübeye girer. İşte bu sahnede Tanrı Odin’in özelliklerine sahip adamla tanışırız.. Odin’in iki kargası vardır. İsimleri; Hugin ve Munin’dir. Hugin düşünceden, Munin ise duygudan oluşmuştur. İlk gördüğümüz kötülüğü haber veren karga Hugin’dir. Çünkü her şey İngeri’nin düşünceleriyle başlar. Şuan bundan pişman gibi gözükse de iş işten çoktan geçmiş durumda. Tanrı Odin, İskandinav Neo paganizminde tek gözlü, en önemli tanrılardan biridir. Hayvan kılığına girebildiği ve insanların onun için kendilerini kurban verdiğinden söz edilir. Yaşadığı yer hayvan postları olan, içinde oluk oluk su akan bir kulübedir. İngeri’nin gelmesini beklediği Tanrı tasviri bu adamdır. İngeri içerde otururken o’na adını sorar. Cevap ise oldukçta ilginçtir, – bugünlerde bir adım yok. İngeri etrafı dikkatlice incelerken – hiç komşun yok mu der, O da- ben dilediğimi görür, dilediğimi duyarım. İnsanoğlunun, kimsenin göremeyeceğine inandığı şeyleri ..Eğer benim gibi yoğunlaşırsan kendin de duyabilirsin. İngeri adeta yoğunlaşır, ve büyük bir gürültü duyar.. Gürültüyü sorduğunda ise, – 3 ölü adam kuzeye doğru at sürüyor..der Buradaki at mecaz anlamda kullanılır, geleceği sesten anlatan Odin, 3 kişinin de öleceğinin mesajını verir. İngeri ona insan kurban vermelisin der, onun Odin olduğundan habersiz mi yoksa anlamamış gibi mi davrandığından emin değilim, fakat İngeri rahatsız olup kaçmak istediğinde, ‘’koskoca Tanrı onu durduramaz mıydı’’ diye soranlarınız olabilir. Bunun cevabı da, insanların kendi kararlarıyla Odin’e kurban olmak istemeleri. Kaçar ama gittiği yerde de Odin orada! Ve yapacağı şeyden korkmaması gerektiğini önceden de söylediği için korkunç yüzüyle Odin, gülümser.

Karin o kadar iyi niyetlidir ki, yemeğini paylaşmak ister. Yetim kalan 3 kardeş olduklarını duyunca çok üzülür. Ardından yere örtü serip birlikte yemek yemeye başlarlar. Konuşurlar, gülerler. Aslında bir ara rahatsız olur Karin ama çok üzerinde durmaz. Saçları parıl parıl parıldar, gülüşü saflığın resmi gibi adeta. Karin amaçlarını anladığında çok korkar bir anda kuzuyu tutup, bu Snollsta’lı simon’un işareti der. Bu sırada adamlar bir adım geri kaçar. Belki söylediği şeyden korkarlar ve uzaklaşmak isterler fakat küçük çocuk ekmeği korkuyla yere atar, ve kurbağa! tüm kötülüklerin başlangıcı olarak yere düşer. İşte bu olaydan sonra geri dönüş yok. Tüm yollar kapalı. İngeri her ne kadar elindeki taşı atmak için tuttuğunu söylese de atmaz ve her şeye seyirci kalır. Suyun içine düşen taş, son sahnedeki sahneye simgesel bir gönderme olabilir. Karin yerden kalktığında, artık bambaşka biri, ağlamak ister fakat sesi çıkmaz, bu kadar kötü olduğuna şaşıran tecavüzcü kardeşlerden dilsiz olan, çareyi onu öldürmekte bulur. Artık işler içinden çıkılmaz bir hal alır. Karin’in annesine yalvararak giydiği elbiseleri satmak için üzerinden çıkarırlar. Küçük çocuk saflığı devam ettiren objelerden biri olur. Yaşadığı, gördüğü şeylerin kötü olduğunun farkında. Bu ona öğretilmemiş bir şey olsa da, insanın içinde kalan insana dair en önemli duygudan biri olan vicdan çocuğu etkiler. Abileri gittiği sırada, kızın üzerine toprak atar, ne yapacağını bilmez bir halde bakmaya devam eder. Ağaçlardan, bakire çiçekler dökülür.. Gökyüzüne bakarak bekler. Kalan yiyecekleri yemek ister, fakat yaşadığı son 10 dakika yüzünden midesi bulanır, kusar. İçindeki duyguyu en güzel anlatan sahnelerden biri.

Sona yaklaşılırken, Hristiyanlığın buram buram koktuğu bu filmde, İsa’nın son yemeği düşünülebilir. Karin’in annesi Meryem ana özelliğindedir benim için, daha önce yemek yerlerken evde yaşayan adamın kadının elini öpmesi, büyük bir minnet duygusu ve film başladığı sırada onu büyükanne olarak düşünmemin de etkisi olabilir. Babanın İsa özelliği, sadece son yemek sırasında düşündüğüm bir şey. Eşinin ona –sen sadece Tanrı için yaşıyorsun, demesi de buna bir örnek niteliğinde aslında. Sofradalarken aralarından biri ona ihanet etmişti. Hatta ikisi. Ama bunun henüz farkında değildi. Yarın her şey bambaşka olacaktı. Kızının hayatta olduğunu düşündüğü, günahkar olmadığı, efendi olduğu son gece, son yemek.

Küçük çocuk, Karin’in yemekten önce ettiği duayı, babadan duyduğu sırada çok kötü hisseder kendini. Vicdan azabı, pişmanlık, birinin gözlerinin önünde ölümünü gören çocuk tepki olarak tabağı itip, döker. Korku küçük çocukta olmasına rağmen iki ‘’kötü’’ adamda zerre kadar yok. Çocuğun küçük ruhu bunu kaldıramaz.
Yemek sonrası çocuğu yatırırlar. Bu yüzyılda olsaydık eğer, masal diyebilirdik evdeki adamlardan birinin anlattığı şeye, fakat dönemin din buhranı etkisinden dolayı, anlatılan şeyin son cümlesi, tesadüf de olsa- tecavüzcüler ve katiller bu azap yerini yakıp yıkıyor.. Kaybolduğunu düşündüğünde bir el seni tutup kavrayacak, bir kol seni bağrına basacak ve doğduğun yerde şeytan sana zarar vermekten çok uzakta olacak. Bu cümlelerin hepsi birkaç dakika içinde gerçekleşecek, anne onun bağrına basacak, ama acılı babanın elinden kurtulamayacak, her şeye rağmen gittiği yerde günahsız olduğu için şeytan ona zarar veremeyecek…

Tecavüzcülerin yanlış evi seçmeleri bir kader belki de, ya da bazen kader denilen şey tercih ama adına bir sürü şey denir. İnananların, Tanrı’yı yadsımayanların ya da onun kudretine kapılmış birçok insanın söylediği gibi hiçbir yanlış, cezasız kalmaz. Ne pahasına olursa olsun. Elbiselerini satmak istemeselerdi belki de İngeri onları tanıdığı için bu cinayet gerçekleşecekti, ya da para hırsları olmasaydı yıllarca o evde yaşayabileceklerdi. Ya da anne onların yanında ağlamaya başlasaydı, belki tecavüzcüler onları öldürecekti. Hepsi muamma ama bilinen tek şey var, bir şey olacaksa olur. Ve oldu da. İngeri’nin itirafından sonra baba hamamı ısıt, ağacı getiriyorum der. Ağacın dalları ile yıkanması intikamından önce günah çıkarmak gibi bir şey. Paganizm söz konusuysa eğer, doğadan söz etmemek olmaz. Tanrı’nın yarattığı aşikar olan doğaya ait bir şeyle adeta acı çekerek yıkanmak karar verdiği cinayet için bir adım gibidir. Uyuyan katilleri bir süre izlemesinin bende uyandırdığı hissiyat babanın hala bir vicdanın olması, çok acı çekiyor olsa dahi bir süre bekler. Uyurlarken masum görünüyor olmaları hiçbir şeyi değiştirmese de, kötüyü tamamen kötü yaparken bir kez daha düşünmemizi ister. Eğer neyi kutsallaştırırsak, neyin zarar görmesini istemezsek onun bir süre sonra da olsa hemen de olsa elimizden kayıp gideceğine emin olabiliriz. Başka bir açıdan bakmak istersek eğer, tecavüz ve bir canlıyı öldürmek her zaman korkunç bir şey olsa da, nedenlerine bakmak gerekir. Eğer o dönemde, ‘’bakirelik’’ muazzam güçlü ve tahrike bu kadar açık bir şey olmasaydı belki de tecavüz olmayacaktı. Hatta bakirelik o kadar tabu halinde ki, ata bile yan biner Karin. Bu kadar göze sokulan o kadar üzerine titrenen bir kavram ki, herkes bunun farkında. Ve sonu güzel olmayan şeylerin maalesef başlangıcı olacak cinsten. Hatta ilk sahnede, babanın Tanrı’dan istediği şey– ‘’bizi utanç, günah ve felaketten koru’’ adeta gün sonunda yaşanacak şeylerin kötü bir listesidir.

Odin’in kargalarına geri dönersek, Karin’in yanına giderlerken bu kez Munin isimli karga karşımıza çıkar. Yani duygudan oluşan karga. Bir sürü duygu taşır bundan sonraki sahne. Vicdan, suç, intikam, acı, kayıp, inanç, öfke. Anne ormanda giderlerken, – Onu tanrımdan daha çok sevdim, sonra o seni daha çok sevdi ve ben senden nefret ettim, tüm suç benim! Dedikten sonra, Babanın- yalnızca senin suçun değil, sadece Tanrı hüküm verebilir demesi fatalizmin hala devam ettiğini gösterir. Ama fatalizm yerini bir süreliğine de olsa determinzme bırakacak.

Babanın Tanrı’ya seslenerek konuştuğu bu bölüm, çok etkileyici.

O’nu gördün Tanrım, onu gördün. Günahsız bir çocuğun ölümünü ve benim intikamımı gördün. Buna izin verdin. Seni anlamıyorum. Şimdi beni bağışlamanı istiyorum. Kendimle barışık olabilmem için bunu kendi elimle yapmamdan başka bir yol yoktu. Yaşamamın başka bir yolu yoktu. Söz veriyorum Tanrım, günahlarıma karşılık kızımın naaşının yanına bir kilise yapacağım.

Kızlarını kaldırırlarken Karin’in başının altından su akmaya başlar, burası için; benim düşündüğüm şey, Tanrı’nın cevap vermesidir. Eğer bir Tanrı varsa zaten kötüdür.
Sözünü ettiğimiz dönem, yaşanılan çevre, algı ve hayat tarzı gereği, Tanrı’yı yok sayacak bir mentalitede değil. Sürekli buna uygun yaşamaları, başka bir ihtimal düşünemiyor olmaları onları kendilerine hapsetmek gibi. Burada baba Tanrı’nın varlığından emin olsa da, cümleleriyle onu reddeder. Onunla olan kavgasında kendi yanında yer alır.

O’nu öldüren bizleriz diyor ya Nietzsche, ama güneş artık çok uzakta.

Kış Uykusu (2014)

kisuykusu_sineptik

Yıllardır tiyatro oyunculuğu yapmış bir adam Kapadokya’da bir otel işleten, evleri dükkanları olan, yerel bir gazeteye köşe yazarlığı yapan , kitap yazan kendi halinde bir adam haline gelmiştir. Entelektüel birikimi olan kahramanımızın o izin verdiği kadarıyla iç dünyasına yolculuk edip … Detay

Incendies (2010)

incendies_sineptik

Naval Marvan’ın hikayesi…Üzerine Ortadoğu gerçeği…Yetmediği gibi ek olarak D. Villeneuve vuruculuğu…İzlenesi, izlettirilesi ancak peşinen sindiriminin de zor belki imkansız olduğu konusunda bilgilendirilesi yapımdır. Ek bir cümle dahi içerik içerebileceği için özet olayına fazla giremiyoruz. Rast gele… Detay

İtirazım Var (2014)

itirazimvar_sineptik

Eski boksör şimdi imam , bağlama çalmaktan hoşnut, satranç da oynayan, üniversite çağında bir kızı olan orta yaşta sıradışı dememize gerek olmayan bir insan camide namaz kıldırdığı sırada bir cinayet işlenir ,hayatın normal akışı bir yandan devam ederken öldürülen kişi … Detay