Tag Archives: Kötülük

itiraf_sineptik

İtiraf (2002)

“Şüphe tek gerçektir “ diyen Ramiz dayı repliğini hatırlatan bir girizgah ile eşinin kendisini aldatmış olmasından  kuşkulanan bir koca, kafadaki bu bin bir tilki ile aniden iş seyahatini yarıda kesip eve döner, lakin kuzum  gece geç saat olmasına rağmen eşi evde yoktur. “Hmm , Hilmi bunu sevmedi” deyip izleyici olarak hemen  iki tez geliştiriyorsunuz; birincisi “bu  spontan gelişmiş bir şüphedir  ve herif paranoid kişilik bozukluğu olan takıntılının tekidir” şeklinde bir suçlama iken; ikincisi , “yazık eşi de yollu çıktı” vah vah diye üzülüp adamcağıza karşı bir acıma durumu olarak belirir. Ama sonra…

Bu filmi seyretmedimBu filmi seyrettim

IMDB

The Confession: Tales About Darkness II (2002)
The Confession: Tales About Darkness II poster Rating: 7.3/10 (1,152 votes)
Director: Zeki Demirkubuz
Writer: Zeki Demirkubuz
Stars: Taner Birsel, Basak Köklükaya, Iskender Altin, Miraç Eronat
Runtime: 100 min
Rated: N/A
Genre: Drama
Released: 03 May 2002
Plot: A man suspects his wife of being unfaithful, but he's not prepared for what her confession will do to him.

Hedef Kitle

Etiketler

aşk, şüphe , bunalım , huzursuz, itiraf ,arkadaş

Detay

  • Zeki Demirkubuz izleyicisi iseniz  ve hasbelkader bu filmi hala izlemediyseniz bu eksiğinizi gideriniz. Çünkü karanlık üzerine öyküler üçlemesinin ikinci filmi olması bu seriyi bozmanıza sebebiyet verecektir.
  • Zeki Demirkubuz’u daha önce Masumiyet haricinde  izlememiş ya da hiç izlememiş iseniz İtiraf fena bir başlangıç sayılmaz.  Bu filmin de her yerinde Zeki Demirkubuz var, tarzı alıyorsunuz. Diğer filmlerine devam edip etmemek  size kalmış.
  • Yav  bu Taner Birsel ne güzel bir oyuncudur , insan keşke onunla tanışsa ya da kim bilir belki çalışsa diyorsunuz. Bkz. “Ne verirsen oynarım abi.”
  • Ankara , sanat camiası tarafından hiç sevilmedi hiç sevilmeyecek. Bahtı karadır bu konuda. Yine kasvet ve bunaltı şehri havasında.
  • İhaneti tattınız mı? Aldatılmak ne kadar koyar bir insana ya da bunu yaşadınız mı? Bu yıpratıcı duyguyu Zeki Demirkubuz nasıl vermiş bir de buradan bakın.
  • Şüphe ve vicdan azabı kombinasyonu nasıl bir boyut katar bir karaktere? Nereye götürür en sonunda? Bunlar da var. İbretlik derecede gerçekçi hem de.
  • Ah minel aşk neticede..  bizimkisi bir aşk hikayesi totalde.. tüm yaşananlara rağmen..

Fragman

Sık Sorulan Sorular
Burası filmle ilgili akla takılan “ya neden neden” deyip kafayı yiyebilmeye kadar götürecek sorulara adanmıştır.Filmi seyretmeyenlerin okuması bir faciaya yol açabilir.

Not : “Eşkıya” ve “Wicker Park” filmlerinden spoiler içerir.

Rüzgar eken ne biçer ki? Ya da “güvensizlik-aldatma” üzerine kurulan bir ilişki nasıl yaşayabilir? Wicker park ya da Eşkıya’daki  “ben aşkım için en kötü olmayı göze aldım, cehennemde yanmayı en yakın arkadaşımı satmayı vicdan azabı ile sindirdim”  teranesi de nedir Allah aşkına? Aşkta her şey mübah mı? Mesele aşksa gerisi teferruat mı? Aşkın önünde hiçbir insani değer, hiçbir örf hiçbir yasa durmamalı mı gerçekten? Varlık aşk için mi “kun fe yekun” diye küre-i arza zuhur etti ve aşk kafi mi?

Mesala  “elun nişanlusuna nasul hayde” denebilir? Ya da “masumiyet”imsin , “kader”imsin diye “paramparça aşklar ve köpekler” babından kendini ve aileni böylesine bir saplantıya nasıl adarsın? Aşka gerçekten hudut çizilemez mi  Abdurrahim abi, en azından bu minvalde?

Aşk için ihanet, aşk için cinayet, aşk için yalan.. aşk için kötülük mazur görülebilir mi Olric? Aşkın bin türlü hali var Mabel, her türü için bir kötülük bile fazla değil midir Ada?

Harun ve Nilgün’ün “İtiraf” diye isimlendirilen hikayeleri öncesinde , zemininde derin bir “ihaneti” barındırıyor olması açısından bu noktada değerlendirilebilir. Filmin sonunda her ne kadar Nilgün ve Harun tekrar buluşsa da anlatılan verilen mesaj “aşk”ın kafi olmadığı aslında. Aşk bir çılgınlık hali ile bütün değerleri yıkıp ( dostluk , sadakat) atsa, bu değerler mesele aşk olunca “belirli bir süre” teferruat olarak nitelendirse de, süregelen devam eden toplumsal bireysel yasalar, değerler karşısında neticede felaketlere neden oluyor. Harun ve Nilgün beraber olmaya başladıkları ilk andan itibaren aşklarının temelindeki ihanet ve o ihanetin getirdiği intihar ile derin bir mutsuzluğa giriyor. O en yakın dostlarını bile gözden çıkaracakları kadar yücelttikleri “muvakkat aşkları” kendilerini bir aynanın karşısında karşılıklı esner bulduklarında ölmüştür. Artık o “aşk” dramatik bir suçluluk duygusuna ve şüpheye evrilmiştir. Harun en yakın arkadaşını aldatıp kendisine gelen Nilgün’ün kendisini de aldatabileceği tespitini “aşk sarhoşluğundan” kurtulup , kortikal faaliyetleri yavaş yavaş yerine geldiğinde kavramaya başlar. Tabi bu şüphe nasıl bir bilinç ürünü ise, bilinçsizce can ciğer dosta  yapılan ihanetin getirdiği suçluluk duygusu da o kadar bilinç ürünüdür ve şüphe ile birlikte, ikisi katlanarak büyür ve taşar. Harun artık bu iki duygunun (şüphe – suçluluk duygusu) sarkacı arasında sıkışıp kaçınılmaz olan vicdan azabını bir de aldatılmış olmayı tatmaktadır. Böylesine bir duygusal felaketi, ruhsal çöküntüyü de ancak Zeki Demirkubuz anlatabilir ve Taner Birsel oynayabilir diyorsunuz filmi izledikten sonra.

Zeki Demirkubuz  oldukça “gerçekçi” anlayışla yapar bütün filmlerini. Hiçbir filmi sürreal, fantastik bir öğe barındırmaz. Bütün karakterleri, hikayeleri, anlattıkları kadim insanoğlu rasyonellerinden ibarettir. Saplantılı aşkı ( Masumiyet- Kader ), yabancılaşmayı ve nihilizmi ( yazgı ), kıskançlığı ( Kıskanmak), bencilleşmeyi  ve ruhsuzlaşmayı – duygusuzlaşmayı ( Bekleme Odası ), bireysel saplantı ve paradoksları ( Yeraltı ) anlatır filmlerinde. Olaylar da genelde bu kavramların, duyguların en yoğun en keskin yaşandığı  orta sınıf ve altı düzeydeki yaşamlar, mekanlar, karakterler üzerinden verilir. Neredeyse bütün filmleri varoşlarda, gecekondularda, zemin kat birkaç göz odalık apartman dairelerinde geçer. (İtiraf bu noktada bir istisna sayılabilir.)

Ayrıca Demirkubuz’un kültleşmiş, klasikleşmiş roman karakterlerini sinemaya uyarlama çabası içerisinde olduğundan da bahsedilebilir . Yazgı’da A.Camus’un Yabancısı, Yeraltı’nda M.F.Dostoyevski ‘nin Yeraltından Notlar’ı bunlara örnektir. Bu yaklaşım, bu denli kült karakterlere getirilen görsel ve oyuncu perfonmansına dayalı bir yorum, bazen haklı-haksız eleştirilere , “benim kafamdaki Yabancı bu değil ki ama..” gibi birtakım “ şimdilik Demirkubuz kendi kafasındaki Yabancı’yı çekti, sonrakine senin kafandakini çeker, üzülme..” diye karşılık bulacak yakınmalara (!) neden olsa da oldukça başarılı ve özgündür. Açıkçası Bekleme Odası’ndaki yönetmenin yapmaya çalıştığı gibi ( ki zaten yönetmen rolünü bizzat kendisi oynamıştır)  “vicdan muhasebesini “ anlatmak için Raskolnikov varken başka bir karaktere gerek  var mıdır, tartışılır.

Film hakkında yukarda yapılan karma bir yoruma ek olarak film hakkında senaryo üzerinden gidilerek bir şeyler karalanacak olursa;

Suçluluk duygusu…Sonra bu suçluluk duygusu ile katlanıp dayanılmaz boyuta ulaşan şüphe… Ve en sonunda itiraf…

Filmdeki bu iki ana duygudurum  ( suçluluk, şüphe) ve nihayetindeki eylem (itiraf) sıralamaya konulacak olursa , itiraf filme ismini veren kavram olmasına rağmen özelikle Taner Birsel ile verilen “şüphe-suçluluk”  psikolojisinin gerisinde kalmış.

Film “şüphe” ile başlar ve ilk sahneden Nilgün’ün ( Başak Köklükaya ) Harun’u ( Taner Birsel ) aldattığı izlenimini edindirir çünkü işi gereği  İstanbul’da olan Harun’un Ankara’da yalnız kalan eşiyle yaptığı konuşma “şüphe” doludur. Sonrasında zaten Harun dayanamaz ve gece Ankara’ya evine döndüğünde eşinin gece geç saat olmasına rağmen evde olmadığını görünce artık şüphesinin yersiz olmadığından tamamen emindir.

Buraya kadar filmde yaşananların “gerçekçiliği”ni vurgulamak adına Harun’un eşini evde yatakta uzanmış beklerken eşinin eve girdiğini kapı sesinden, ayak seslerinden farkedince eşi ona seslendiği halde uyuyor numarası yapması kesinlikle bir rol değildir. Sanırım gündelik hayatın herhangi bir yerinden kesilip uygun montajla filme ilave edilmiş. Mevzu bahis insanlararası ilişki olunca bu denli kaliteli bir gerçekçilik sizi filmin en orta yerine konduruveriyor. Harun olsam ne yapardım, Nilgün olsam ne yapardım, “ya bu benim de başıma gelebilir..” demeye daha ilk sahneden başlıyorsunuz. Başarı bu olsa gerek.

Harun artık bu “şüphe”ye bir “itiraf”la son vermeye karar verir. Nilgün’le dışarda yemek yedikleri sahnede henüz bir şeyden haberdar olmayan izleyici olarak Nilgün’den Harun’u aldattığına dair bir “itiraf” duymak üzere hemen karşı  masaya oturuyorsunuz. Fakat bu sahnede elde ettiğiniz tek şey zayıf karekterli bir kocanın, yaptığı tüm suçlamalara rağmen karşısında sessiz duran eşine karşı zıvanadan çıkıp tehditler savurması, öfke ve eziklikten çılgına dönüp zavallılaşmasından başka bir şey değildir. Suskunluğa karşı , yanıt bekleyen ciddi iddialara verilen suskunluk tepkisine karşı bu çileden çıkış Harun’un tüm ezikliğine, tezatlarına rağmen bir acıma duygusu oluşturmuyor da değil aslında. Ama Nilgün konuşmaya anlatmaya başladığında “doğruları”, Harun’un bunları duymaya da tahammülü olmaması, Nilgün’ün sözünü kesip hakaretler hatta küfürler yağdırması bu acımayı ciddi anlamda bir iritasyona , iticiliğe dönüştürüyor. Zaten “itiraf” olarak (Demirkubuz’un sevdiği ters köşeye yatırma  durumu, bkz. Kıskanmak ) esas hikayeyi öğrenince, yani itiraf yapacak kişi Nilgün diye bilinirken Harun’un itiraf etmesi esas durumu, Harun’a karşı bu iticiliği-iriteliği pekiştiriyor.

Harun “erkek” zavallılığının ulaşacağı pik noktanın manifestosu olan ünlü “yalvarma” sahnesiyle artık pes eder. Nilgün’ün eve gelen telefondan hemen sonra elinde bavulu ayrılıp gitmesini sessizce izler. Bu Taner Birsel oyunculuğunun mükemmelliğine bezenmiş sahnede Harun  “şiddet – çaresizlik – zavallılık ” arasında gidip gelen bir kaybeden  ve bu kaybetmeyi sindiremeyen olarak  “ erkek “ tepkisinin en uçlarını simgeleyen bir karekter bazında Taner Birsel kalitesiyle anlatılmış. Böylesine bir ajitasyonu itici kılmayacak, klişeye kaçırmayacak oyuncu bulmak, bu oyuncuyu yönetmek, bu diyalogları yazmak.. İşte bunlar hep yönetmenlik.

Harun bu sahneden sonra artık başına gelenlerin sorumlusu tuttuğu, “şüphe”sinin oluşmasında en temel rol alan “suçluluk duygusu”sundan kurtulmak üzere “itiraf” kararı alır. Harun’un en yakın arkadaşının sevgilisi ile, Nilgün,  aşk yaşadığını, en yakın arkadaşının durumu fark edince sessizce intihar ettiğini ve varoşlarda yaşayan ailesinin bu durumdan dolayı psikolojik ve sosyoekonomik olarak darmadağın olduğunu, ölen en yakın arkadaşının ailesi ile birlikte dinlerken Harun’un ağzından, izleyicinin  neler hissetiği  burada yazılmazsa daha iyi olur sanırım.

Mesele şu ki, Harun bu itirafı neden yapmıştır? Bu itirafı kendi vicdanını rahatlatmak için yapıyor olması ayrı bir bencillik zaten. Eğer kendi vicdanını rahatlatmak için yapmıyorsa ,  acı çektiği pişman olduğu için yapmışsa  itiraf yerine ,ölmeyi başarmalı, arkadaşını kendisini kurtarmak için çağırmamalıydı. Nitekim öyle olmuyor, Harun ölmeyi bile başaramadığı gibi, kendisinden ayrıldıktan sonra türlü badireler atlatan Nilgün’ü bulup beraber yaşama önerisi yapar.. Yaşanan onca şeyden sonra..

Son sahne , ibretlik son sözler;

Harun ; Benimle gelir misin?

Nilgün; Ya olup bitenler?

Harun; Olan oldu, her şey gelip geçiyor.

Nilgün; Hiçbir şey geçmiyor. “Geçen yalnızca zaman.”

Harun; Başka çaresi mi var?

Ayrıntılar

  • İtiraf “karanlık üzerine öyküler” üçlemesinin ikinci filmidir. ( ilki Yazgı; sonuncusu Kıskanmak)
  • Zeki Demirkubuz , Harun’un en yakın arkadaşı olarak duvardaki resimde yine yerini almıştır.
  •  Bu filmde de Kıskanmak’ta olduğu gibi, bir yönetmen fake’i olayı var yine. Nilgün’den beklerken itirafı Harun’un itiraf etmesi olan biteni Kader’de “sen var ya seeen..” diye parmak sallayan Ufuk Bayraktar’ı hatırlatmıştır. Ahaha , yönetmene kendi filmi ile göndermede bulundum. Ooo , kavgada yapılacak iş değil…
  • Saplantılı aşklara karşı bu saplantı nedendir diye sormadan edemiyor insan Demirkubuz’a. Masumiyet ve Kader’deki Bekir sonra İtirafta’ki Harun..İlginç hakkaten.
  •  Bu üç film kıyaslanacak olursa,  Masumiyet her ne kadar Zeki Demirkubuz denilince ilk akla gelen çarpıcı , etkileyici, anlam ve önemi asla yadsınamaz güzellikte , kalitede  ve  “ZD izliyorum ben yeaah..” diye çevrede gezinen birtakım popülist şovmenlerin dillerine bile pelesenk olacak kadar net bir film olsa da, belki de Kader ile kendisini “nedense” tekrarlamış olduğu için ve  en azından özgünlüğünü “kendi rekorunu kendi egale eden yarışmacı gibi” kendi yönetmeninin eliyle yitirdiği için İtiraf’tan geri plana attı bu filmleri benim için.
  • Zeki Demirkubuz’un “tavada sigara söndürmek”, “kapanmayan kapılar” gibi filmlerindeki olmazsa olmazlardan kapanmayan kapılar fenomenini bu filminde de görmek mümkün. Nedenini tüm filmlerini izlemiş biri olarak hala çözemedim, umarım bir gün öğrenebiliriz.
  • Demirkubuz’un  özenilmiş ve birbirinden başarılı, neredeyse tek bir klişe bile barındırmayan ünlü senaryolarının , diyaloglarının Reha Erdem ya da Nuri Bilge görselliği ile birleşeceği bir gün dileyelim mi? Hıı, ne didiniz?

Kosmos (2010)

neptun

Herhangi bir zamanda herhangi bir yere “yaşam, aşk, doğa” üzerine yolculuk yapan Kosmos’u izliyorsunuz. Boyuna rahatsız edici bir hava, yer yer nereden geldigini pek de anlamadığınız göndermeler eşliğinde bu takip sizi bir takım sorgulamaların kapısına getiriyor. Battal ile “inanç” üzerine … Detay

Kış Uykusu (2014)

kisuykusu_sineptik

Yıllardır tiyatro oyunculuğu yapmış bir adam Kapadokya’da bir otel işleten, evleri dükkanları olan, yerel bir gazeteye köşe yazarlığı yapan , kitap yazan kendi halinde bir adam haline gelmiştir. Entelektüel birikimi olan kahramanımızın o izin verdiği kadarıyla iç dünyasına yolculuk edip … Detay

Dogville (2003)

dogville_sineptik

Gangsterlerden kaçıp Dogville kasabasına sığınan dünyada tek kötülüğün sadece kaçtığı kişilerden gelebileceğini düşünen üstüne fena derecede iyilik  bulaşmış bir yabancı hanımefendinin yaşadıklarını aşama aşama konu alan film, gün geçtikçe her birisinin farklı bir hikayesi olan kasaba ahalisini ve o kaçak … Detay